|
Mutluluk, şu üç şeyin elde edilmesine bağlıdır:
Kanaatkârlık, özgürlük ve güvenlik. Kanaatsizliğin zıddı olan ihtiras,
insanın içini bir kurt gibi kemirir ve mutluluk için gerekli olan
gönül genişliğini yok eder. Özgürlüğün zıddı olan esaret, mutluluğu
keşfedecek olan aklı ve onu yaşayacak olan benliği tahrip eder.
Güvenliğin zıddı olan korku, kaygı ve tehlikeler ise mutluluğun giriş
kapısı olan aklı ve gerçekleşme alanı olan gönlü felç eder ve mutluluk
duygusunun hissedilmesini imkânsız hale getirir.
Hayatta ihtiyaçların sınırı yoktur. Mutluluğu, çok mala sahip olmada
arayanlar, akıl almaz bir yarışın içine girmektedirler. Arapça menşeli
bir kelime olan fakir, ihtiyacı olan kimse anlamına gelir. Zengine ise
ğani denilir. Buna göre bir milyon YTL’si olduğu halde bir milyon
YTL’ye daha ihtiyacı olan kimse, bin YTL ile yetinen kimseden daha
fakirdir. Çünkü ilkinin hissettiği ihtiyaç daha fazladır ve
kanaatkârlığın en büyük hazine ve mutluluk vesilesi olduğunun farkında
değildir. Mutlu olmasını becerenler, malı mutluluk ortamına malzeme
yaparlar, maldan mutluluk kotarmaya çalışanlar ise malın stres yapan
ağırlığı sebebiyle o mala sahip olmanın vereceği geçici hazzı bile
hissedemezler.
Bir zamanlar adamın biri birden bire gözlerini kaybeder. Hiçbir doktor
onun gözlerine çare bulamaz. Erenlerden biri, “Hiç derdi olmayan
birinin gömleğini gözüne sürersen gözlerin açılır.” şeklinde bir
tavsiyede bulunur. Adam dertsiz birini aramaya başlar. Bir yerde
hiçbir derdinin olmadığını söyleyen bir çobanın varlığından
bahsedilir. Adam çobanı bulur ve bir derdi olup olmadığı sorar: Çoban,
“Allah’a hamdolsun hiçbir derdim yok” deyince âmâ adam, “O halde şu
gömleğini çıkar da gözlerime süreyim.” der. Çoban, “İyi de benim
gömleğim yok ki” diye karşılık verir. Çoban üzerine giyecek bir gömlek
bulamayacak kadar yoksuldur ama onun bu yoksulluğu huzur yoksunluğuna
sebep değildir. Buna göre mutluluğun ilk şartı eldeki ile yetinmek,
kanaatkâr olmak ve ardı arkası kesilmeyen ihtiraslardan sıyrılmaktır.
Özgürlük; insanın kendisi hakkında istediği kararı verebilmesi,
iradesini istediği gibi kullanabilmesi ve faaliyetlerinde herhangi bir
engelle karşılaşmaması şeklinde tarif edilebilir. Özgür insan, kişisel
yeteneklerini geliştirebilir ve kendisini saygın bir birey olarak
gerçekleştirebilir. Aklı ve fikri özgür bir insandan sağlıklı ve
isabetli düşünceler ortaya çıkar. Ayrıca mutluluğun felsefesi,
mutluluğa talip olanın dünya görüşünde merkezi bir yere sahip
olmalıdır. Mutluluğun felsefesini şöyle özetleyebiliriz: “Hep güzel ve
doğru olanın özlemini taşımak, gerekeni yapmak, işini sevmek,
paylaşmasını bilmek ve özverili olmak.”
İnsanın aradığını bulabilmesi için öncelikle neyi, niçin istediğini
bilmesi gerekir. Bu aranan mutluluk olunca aklın, önce mutluluğu doğru
tanımlaması, kendi mahallinde araması, keşfetmesi ve onun gerçeğine
talip olması gerekecektir. Birçok insana göre mutluluk Kafdağı’nın
arkasındadır ve ona ulaşmak hayaldir. Mevlâna’nın şu hikâyesi,
mutluluğun adresine işaret ediyor:
Bir zamanlar Bağdat’ta yaşayan biri bir rüya görür. Rüyasında
kendisine Mısır’ın Kahire şehrinden bir adres verilir ve bu adresteki
evin temelinde büyük bir hazinenin olduğu söylenir. Adam rüyaya
aldırmaz ama aynı rüyayı iki kez daha görünce bunun bir işaret
olabileceğini düşünerek yola koyulur. Kahire’de adresi bulur. Ne var
ki adreste oturan vardır, burada altın olsa bile ev sahibi bunu
sahiplenecektir. Bağdatlı birkaç gün Kahire’de bekledikten sonra boş
dönmektense durumu haber vermesi halinde en azından ödül olarak bir
miktar altının kendisine verilebileceğini düşünerek adreste oturan
kişiye bu konuyu açmaya karar verir. Ev sahibi ile konuşur. Ev sahibi
ise “Senin aklına şaşarım, bir rüyaya itibar edip ta Bağdat’tan kalkıp
gelmişsin.” der ve ekler: “Ben de bir zamanlar Bağdat’ta şöyle bir
adreste altın olduğunu hem de üç kez gördüm ama bir rüyaya itibar
ederek ta Bağdat’a gitmeyi düşünmedim.” Mısırlının Bağdat’ta tarif
ettiği adres, Bağdatlının kendi adresidir. Adam kendi evinin temelinde
bir hazine olmadığından emindir fakat rüyaların benzeşmesi bir anda
zihninde şimşeklerin çakmasına yol açar ve şöyle düşünür:
İnsanın rüyasında gördüğü ev kendi gönlüdür. Evet bu rüya ilâhî bir
işarettir ama gördüğüm hazine içinde altınların değil mutluluğun
bulunduğu bir hazinedir. Simyacı romanında da benzer bir olay hikâye
edilmektedir ve muhtemelen Simyacı yazarı da Mevlâna’ya ait bu
hikâyeden esinlenmiş olmalıdır.
Güvenlik; insanın can, mal, namus ve şerefinin güvende olması ve her
türlü tehlikeden korunmasıdır. Güvenin olmadığı yerde korku ve endişe
vardır. Yarınından emin olamayanlar ve kaos ortamında serseri bir
kurşunun hedefi olabileceğini düşünenler nasıl mutlu olabilirler?
Müslüman, elinden ve dilinden herkesin güvende olduğu kimse ise,
Müslüman olmak, hem mümin hem de başkaları için bir mutluluk ve güven
vesilesi olması icap eder.
Mutluluğun en yoğun yaşandığı yer olan ailede, her bireyin titizlikle
üzerinde durması gereken nokta, güven ve sadakattir. Ayrıca şu üç
şeyin insicamı ve birlikteliğiyle, isteyen ve becerebilen herkes mutlu
olabilir:
• İnanca uygun bir yaşam tarzı,
• Kabiliyete uygun bir meslek,
• Gönüle uygun bir eş.
W.Ellery Channing, mutlu bir hayat için şunları öngörür:
• Ufak şeylerden zevk alın,
• Lüksü değil zarafeti gözetin,
• Zenginlikten ziyade muhtaç olmamayı hedefleyen biri olun.
• Saygı istemek yerine değerli olun.
• Sessizce düşünüp dürüstçe konuşun.
• Yıldızları, kuşları, bebekleri ve bilgeleri sessizce dinleyin.
İnsanların en önemli yanılgıları, mutluluğu olağanüstü olaylarda ve
kimsede olmayan eşsiz değerlerde aramalarıdır. Oysa yolunda giden
rutin işlerin her biri, kadir kıymet bilen birisi için birer mutluluk
vesilesidir. Bir çocuğun, babacığım ya da anneciğim demesi, bir
insanın ailesi ile birlikte yemek yemesi, bir esnafın akşam dükkânını
az ya da çok kârla kapatması, bir işçi ya da memurun ay sonu maaşını
alması belki sıradan bir olaydır ama mutluluklar da bu sıradan
olayların ahenkli gelişiminden ve birikiminden doğar. Öte yandan
yolunda gitmeyen bazı gelişmeler, zamanında önlem alınamaması halinde
içinden çıkılmaz bir hal alabilir ve bütün neşemizi alt üst edebilir.
Mutluluk, kalbin bütün gam, keder, tasa ve kaygıdan kendini
arındırması hali değildir. Faal bir akıl ve duyarlı bir kalp,
çevresinde meydana gelen olumsuz gelişmelere bigane kalamaz. Duyarlı
bir insan, çevresinde yaşanan acı ve ıstırapları yüreğinin ta
derinliğinde hisseder. Bununla birlikte cari sıkıntıların üstesinden
gelme yönünde sarf ettiği çaba ve elde ettiği olumlu neticeleri
görerek de mutluluğa erer. Örneğin, bir yetimin gözyaşı bize hüzün
verir ve yüreğimizi burkar ama bu arada elimizi şefkatle yetimin
başına koyduğumuzda ve sıkıntısını bir süreliğine de olsa
giderdiğimizde yetimin yüzünde oluşan gülümsemeyi görmek, herhalde
mutluluğun en güzel örneklerinden biri olsa gerek.
Eğer mutluluk para ile satılan bir eşya olsaydı, zenginler ondan
istedikleri kadar satın alırlar ve gönüllerince tüketirlerdi. Fakirler
ise dünyanın en mutsuz insanları olurlardı. Oysa mutluluk, kıvrak bir
zekâ ile keşfedilir, gönüllerde üretimini yapılarak çoğaltılır ve
dostlarla paylaşılarak kalıcı ve bereketli hale getirilir. Mutluluk,
tüketilen bir meta değil, üretilen insanî bir değerdir. Bu sebeple hiç
kimse mutluluğu dışarıda aramamalı, başkasından beklememeli, onu kendi
içinde üretmenin yollarını aramalıdır. Mutluluğun dilencisi olanlar,
problemin kaynağı haline gelirler. Hiç şüphesiz mutluluk arayışında
aklını ve gönlünü kullananlar, rüyasında hazine gören ve rüyasında
gördüğü hazine ile zenginlik hayali kuran Bağdatlı’dan daha şanslı
durumdadır.
Mukadder Arif YÜKSEL
Çorum Bayat Müftüsü
|