MEKKE FETHİ’NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 2009

1 Ocak 2009 günü Mekke’nin Fethinin yıldönümüdür.

Bu makalede Mekke’nin Fethi’nin hangi tarihte ve nasıl gerçekleşmiş olduğundan ziyade bu fethin sebep ve sonuçlarına parmak basarak Peygamberimiz (s.a.v)’in sergilemiş olduğu tutum ve davranışlardan almamız gereken derslere dikkatleri çekmek istiyorum. Mekke’nin Fethi’nin sebep ve sonuçları aynı zamanda İslâm’ın Fetih anlayışını da gözler önüne sermektedir. İlk olarak şu iki husus üzerinde iyiden iyiye düşünülmesi gereken noktalardır:

Birincisi; bu Fetih hareketinin sebebi, Kureyşliler’in Peygamber Efendimiz’le 10 yıllık müddet için imzalamış oldukları  Hudeybiye antlaşmasını henüz iki yıl geçmeden bozmalarıdır. Söz konusun antlaşmanın son maddesi, diğer kabilelere iki taraftan istedikleriyle ittifak kurma hakkını veriyordu. Huzâa kabilesi, bu şarta dayanarak Peygamberimizin himayesini istemiş ve Müslümanlarla ittifak kurmuştu. Buna karşılık Bekiroğulları ise Kureyş’in himayesini tercih etmişti.(1) Bekiroğulları, Hicretin 8. yılı şaban ayında Huzâa oğulları üzerine bir gece baskını düzenleyip onlardan 23 kişiyi öldürmüşlerdi. Bu baskına Kureyş müşrikleri de katılmışlardı. Bu davranış açıktan açığa Hudeybiye antlaşmasını bozmaktı. Burada, ahitlerini bozanlar ve savaşa sebebiyet verenler hiçbir zaman müslümanlar olmamıştır. Söz konusu olay üzerine Peygamberimizin himayesine girmiş olan Huzâa oğulları bu durumu Resûlüllah’a anlatarak O’ndan yardım istediler. Resûlüllah’da onlara kesinlikle yardım edeceğini açıkladı. Dolayısıyla bu olay Mekke’nin Fethi’nin kapısını araladı.(2) Burada göz ardı edilmemesi gereken son derece dikkat çekici bir durum da şudur;

Mekke’nin Fethi kararını vermiş olan Yüce Peygamberimizin alay kumandanlarına: “ Size tecavüz vaki olmadıkça kimseye kılıç çekmeyiniz! Sakın harp açmayınız!”(3) diye tembih edişi Yüce İslâm dininin barış dini olduğunu ve O’nun Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)’in de barış Peygamberi olduğunun açık delillerinden biridir. Nitekim bütün alaylar kan dökmeden, sulh yoluyla Mekke’ye girmeye muvaffak oldular. Yalnız Halid b. Velid’in idare ettiği birlik müşriklerin taarruzuna uğradı. Çatışmada iki sahabe şehit düşmüş, 13 müşrik de öldürülmüştü. Peygamberimiz Halid’in kan döktüğünü duyunca:

- “ Yâ  Halid! Ben seni savaştan men etmedim mi?” diye sormuşlar. Halid’den:

- “ Yâ Resûlallah! İlk hücumu müşrikler yaptı. Biz de savunmak zorunda kaldık.” Cevabını alınca;

- “ Bu hadise ilâhi bir kaza imiş!” diye sukut buyurmuşlardır.(4)

 Aynı anda bu fetihten sonra dil, din ve ırk ayrımına bakmaksızın mal, can ve namus emniyetinin ferman buyrulması da, İslâm’ın din ve vicdan hürriyetine ne derece önem verdiğinin çok açık bir göstergesidir.

İkincisi; Fethi müteakip; kendisini doğduğu yer olan Mekke’den kovmuş olan, 20 yıldan beri kendisine ve ashabına zulmetmiş olan, acı vererek, savaş yaparak ve mallarını imha ederek çeşitli yollarla Müslümanlara sıkıntılar vermek suretiyle İslâm dininin yayılmasına engel olmaya çalışan Mekkeli müşriklere Peygamber efendimiz (s.a.v)’in sergilemiş olduğu davranış biçimidir.Fethin  hemen ardından Kâbe’nin içindeki put ve resimlerin temizlenmesini emreden Peygamberimiz (s.a.v) bir süre sonra Makam-ı İbrahim’de namaz kıldı. Bu sırada bütün Mekkeliler Mescid-i Haram’a dolmuş haklarında verilecek kararı bekliyorlardı. Peygamberimiz kısa bir konuşma yaptıktan sonra Kureyş müşriklerine şu soruyu sordu:

“ Ey Kureyş cemaati! Şimdi size nasıl bir muamele yapacağımı sanıyorsunuz?”

Müşrikler hep bir ağızdan: “ Hayır umarız. Çünkü sen kerim bir kardeş ve değerli bir kardeş oğlusun.” Karşılığını verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz:

“ Haydi, gidiniz, hepiniz serbestsiniz.”(5) diyerek tarihi kararını açıkladı.

İşte bu kararıyla Efendimiz (s.a.v) İslâmiyet’te nefis için kin ve intikam olmadığını açıkça ortaya koymuş, Müslümanların bütün amaçlarının Allah’ın rızasını kazanmaktan ibaret olduğunu göstermiş oluyordu. Böylece O, bu yüce davranışıyla bütün Mekkelilerin kısa süre içinde İslâm’a girmesine zemin hazırlamıştı. O sırada Peygamberimizin hitap ettiği Mekke müşrikleri arasında büyük bir kabile reisi olan Attab b. Esid de bulunuyordu. Peygamberimizin bu davranışı üzerine Attab hemen sıçradı ve kendisini Hz. Peygambere takdim ettikten sonra O’na şunları söyledi: “ Muhammed; ben bir büyük Attab’ım- Yani İslâm’ın büyük bir düşmanı- şimdi şahadet ediyorum ki, Allah’tan başka hiçbir Tanrı yoktur ve yine şahadet ediyorum ki, Muhammed, Allah’ın elçisidir.” Sadece Attab b. Esid değildi o gün müslüman olan; gün begün tüm Mekke şehri İslâm’ı kabul etti.

 Ancak yeni müslüman olmuş olan Attab’a karşı Hz. Peygamber’in mukabelesi ilginç oldu. Bir an bile tereddüt etmeyen Hz. Peygamber Attab’a şunu söyledi: “ Seni Mekke valisi tayin ediyorum.” Böylece Hz. Peygamber, hemen az önce düşman olan bir kişiyi vali tayin etmiş, sonra da şehrin fethi için gelmiş olan Medineli askerlerden bir tekini bile bırakmaksızın, şehirden çekilmiş ve Medine’ye geri dönmüştür.(6) Bu, insanlık tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş bir olaydır.

Bu fetih İslâm tarihinde geleceğe ışık tutması noktasında büyük bir iz bırakmıştır. Zira Mekke’nin Fethi’nden sonra Peygamberimiz (s.a.v)’in tutum ve davranışlarını örnek almış olan müslümanlar, fethettikleri topraklarda yaşayan insanları öteden beri başka yerlerde yapıla geldiği  gibi  öldürme ve köleleştirme yoluna gitmemişler, kendilerine İslâm tebliği ulaştıktan sonra ileride onların da İslâm’la buluşacaklarını umdukları için onları vatandaşlık statüsüne almayı daha doğru ve insanî bulmuşlardır. Müslümanlar, insanları hep “tevhid” inancına davet etmişler ve bu uğurda büyük bir gayret göstermişlerdir. Fakat kimseyi zorla müslüman yapmamışlardır. Nerede bir fetih gerçekleşmişse, hemen akabinde orada insanlar-Tıpkı Mekke’nin Fethi’n de olduğu gibi- kitleler halinde İslâm’la buluşmuşlardır. Bu suyun ırmaktaki yatağını bulması gibi doğal bir harekettir. Çünkü bu insanlar İslâm’ı zorla değil en doğru bir din olduğu inancıyla ve kendi tercihleriyle seçmişlerdir. Mısır’ın Fethi’ne iştirak etmiş bulunan Ziyad ez-Zübeydi’nin anlattıkları Müslümanların ülkeleri fethederken nasıl bir psikolojiye sahip olduklarını en güzel bir şekilde ortaya koymaktadır: “ Elimizdeki savaş esirleriyle birlikte toplandık, Hıristiyanlar da geldiler. Biz her esiri, İslâm’ı veya Hıristiyanlığı (eski dinlerinde kalmayı) tercih etmesi hususunda serbest bıraktık. Birisi İslâm’ı setçimi fetih sırasındakinden daha yüksek bir sesle tekbir getiriyor ve onu yanımıza alıyorduk. Hıristiyanlığı seçenler olunca da, Hıristiyanlar bağırarak onu yanlarına alıyorlardı. Biz de cizyesini (vergisini) bağlıyorduk…”(7) Böylelikle fetihler sonucunda devletin himayesi altına alınan insanlar, hem İslâm’ın safiyet ve yüceliğini görmek, hem de her biri tevhid potasında temizlenerek insaf, adalet, merhamet ve sevgi abidesi olmuş müminleri yakından tanımak suretiyle tevhidin şirkten, doğrunun eğriden, güzelin çirkinden farkını somut bir şekilde idrak etme  imkânına kavuşmuş oluyorlardı.

Müslümanların bütün hayat ve faaliyetleri kuşkusuz; Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya yönelik olması gerekir. Bu anlamdaki bütün gayretler de cihad kavramı içinde değerlendirilir. İstilâ, sömürü ve tecavüz için yapılan savaşları tanımayan yüce dinimiz İslam ,(8) savaşa ancak Müslümanların can ve mal güvenliğini sağlamak, hak ve özgürlüklerini korumak, İslam’a ve İslam Ülkelerine yönelik saldırıları önlemek amacıyla başvurulabileceğini hükme bağlamış ve meşru saydığı bu savaşı diğerlerinden ayırmak için de ona “cihad” adını vermiştir. Kur’an-ı Kerim; Müslümanların sadece en güzel şekilde tebliğ yapmakla mükellef olduklarını, hiç kimseye dini kabul ettirmek için baskı yapılamayacağını ve baskı altında gerçekleşecek imanın da geçersiz olduğunu açıkça belirtmektedir. (9) Hal böyle olmasına rağmen Müslümanların yapmış oldukları cihadları gayrimüslimleri zorla müslüman yapmanın bir aracı gibi göstermeye çalışmak ve “ Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah’tan afiyet, esenlik ve barış dileyin. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabredin ve bilin ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır.”(10) diyen rahmet Peygamberinin dünyaya harp ilan eden bir savaş Peygamberi gibi gösterilmesi hem ilmi gerçeklerle ve hem de ahlâki ölçülerle asla bağdaşmaz.

A.Celil ÇAKAR Karamürsel Müftüsü

1-İbn Kesir,III,518

2-İbn Hişam,II, 395

3-Tecrid, Kâmil Miras Tercemesi,c.10,s.333

4-İbn Sa’d,II,135

5-İbn Hişam,II,412; Taberi,III,120

6-Hamidullah Muhammed İslam Peygamberi,(çev.Salih Tuğ),1993,I,268-269

7-Taberi, Tarihu’r-Rasül ve’l-Mülük,Leiden,I,2582-2583

8-Bakara,2/205; Nisa,4/94; Şûrâ,41-42

9-Nahl,16/125; Bakara,2/256

10-Buhari,cihad,112; Müslim,cihad,20