Hayatın monotonluğunu kıran ve biteviye giden,
seyrini değiştiren bazı olaylar ve günler vardır. Bunların
başında hiç şüphesiz kişisel ve toplumsal planda büyük
coşkularla ve derin duygularla kutladığımız dînî bayramlar ve bu
bayramlarda icraya çalıştığımız her yönüyle topluma yansıyan
dînî törenler gelmektedir.
İslâm dininde Rasülû Ekrem
Efendimizin Medine-i Münevvere'ye hicreti ile başlayan ve
kıyamete kadar devam edecek olan iki bayram bulunmaktadır.
Bilindiği gibi Ramazan bayramı ile, bu günlerde hululiyle
müşerref olduğumuz Kurban bayramı. Her ikisinin de kendilerine
has özellikleri ve güzellikleri bulunması yanında ortak
vasıflara sahip oldukları da bir gerçektir. Bu bayramlarda
gönlünün menfezleri az da olsa açık olan hemen herkes günün
rengiyle boyanır, sevinciyle tebessüm eder, içinde bulunduğu
manevî atmosferde kimseye karşı kötü davranışlarda bulunmaz.
Düşüncesinde olmayanları ve karşısında yer alanları tahkir de
etmez, tehdit de etmez, ama fıtrî tabii, insiyakıyla herkesi
kucaklar ve herkese koşar, bayramları kutlamakla yetinmez aynı
zaman da işleri ve sözleriyle, tutum ve davranışlarıyla bizatihi
onları yaşar.
Bidayette geniş halk kitlelerinin İslâm'ı seçmelerini ve İslâm'a
girmelerini kolaylaştıran, gayr-i müslim unsurlar arasında
Müslüman kişilerin yerleşmesine ve yerlileşmesine zemin
oluşturan merhametli olmak, şefkatli davranmak, yumuşak üslup
kullanmak ve yardımı sevmek hasletleri en çok bayramlarda
görülür, bayramlarda hissedilir. Hatta denebilir ki her insan bu
hasletler nisbetinde ve insan sevgisi ölçüsünde bayramlardan
feyz alabilir. Çünkü bayramlar, sadece şahsî ve ferdi bir neşe
değil, umumî sohbet ve muhabbetin insanî duyguların
parıltılarıdır. Karşılıklı sevgilerle, samimi duygularla
kaşnaşmayan, hele o mübarek kılınan günlerde dayanışma ve
yardımlaşma duygularından mahrum toplulukların bayramı tarif
edilen anlamda bayram olmaktan çok uzaktır.
Ruhlara neşe, gönüllere zevk, bedenlere sağlık veren Ramazan'ın
rahmet ve bereketi bayramla zirveye ulaşmışken elde edilen
tesanüt ve dayanışma ruhu, eserlerini ve esintilerini devam
ettirirken gökteki ayın hareketi hesabıyla iki ay on gün,
yaklaşık 70 gün gibi kısa denilebilecek bir zaman sonra Zilhicce
ayının 10. gününde bu duyguları yeniden geliştirerek ve toplum
yapısının daha muhkem ve mükemmel hale getirilmesine vesile
teşkil eden Kurban bayramı kutlanmakta ve yaşanmaktadır. Tarihî
ve Kur'anî gerçekler muvacehesinde Kurban bayramı, milletinden
bulunduğumuz tevhid kahramanı Hz. İbrahim (a.s.)'a kadar dayanır
ve kaynağını hatta feyzini O'ndan alır. Nitekim Saffat
sûresi'nin 99 ila 108. ayetlerinde Yüce Allah şöyle buyurur:
(İbrahim a.s.) "Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu
gösterecek. Rabbim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver diye
yalvardı. Biz de O'na yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik, çocuk
kendisinin yanı sıra yürümeye başlayınca: "Ey Oğulcuğum! Doğrusu
ben seni uykuda iken boğazladığımı görüyorum, bir düşün ne
dersin dedi. Ey babacığım! ne ile emr olundunsa yap, Allah
dilerse sabredenlerden olduğumu göreceksin" dedi. İkisi de
Allah'a teslimiyet gösterip oğlunu alnı üzerine yatırınca biz
"Ey İbrahim! Rüyanı gerçek yaptın, işte iyi davrananları
mükafatlandırırız diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir
denemeydi. O'na fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.Ó
Âyetlerde Hz. İbrahim (a.s.) ile kendisi gibi Peygamber olacak
oğlu arasında cereyan eden ilâhî imtihanın baba-oğul tarafından
tam bir teslimiyetle sonuçlandığı açıklanmış, bu teslimiyet
büyük bir kurbanlıkla mükafatlandırılmıştır. Her ne kadar oğlan
isminden bahsedilmemiş ise de işaretlerden bunun, Hz. İsmail
(a.s.) olduğu kanaatine müfessirler varmışlardır.
Kurban kelime olarak gufran ölçüsünde mastar olup yakınlık ve
yaklaşma anlamına gelmektedir.
Din ıstılahında ise hak yolunda
Yüce Allah'ın emirlerine uyarak sevap kazanmak maksadıyla
kesilen ve Allah'a yaklaşmaya vesile olan hayvanın adıdır.
Zilhicce ayının onuncu günü başlayıp 4 gün süren bayramın ilk üç
gününde usûlüne uygun olarak kesilen bu kurbanlar dolayısıyla
"İyd-i Adha" da denilen bayrama Kurban bayramı adı verilmekte,
bu adı taşıyan bayramın tadı da toplumun her kesiminde bununla
çıkmaktadır. Gayesi et yemekten daha ziyade yedirmek olduğundan
dolayı da yoksul halk kesimlerini sevindirmekle Cenab-ı Hakk'ın
rızasını kazanma düşüncesi ağır basmaktadır. Meseleye bu açıdan
baktığımızda Ramazan bayramına şeker bayramı demek doğru
olmadığı gibi Kurban bayramına da et bayramı demek doğru
bulunmamaktadır. Açıklamaya gayret ettiğimiz şekilde Kurban
kesmekle ürünlerinden hem istifade etmek hem de ettirmekle Yüce
Allah'a yaklaşmak ve rızasını kazanmak gaye edinilmektedir.
Nitekim Allah Teâlâ bu mevzuda "Onların ne etleri ne de kanları
Allah'a ulaşır, fakat O'na sadece sizin takvanız ulaşır. Size
verdiği hidayetten (ve bu hayvanlara sahip kılmasından) dolayı
Allah'ı büyük tanımanız içindir ki O, bu hayvanları böylece
sizin istifadenize verdi. (Rasûlüm) güzel davrananları (iyilik
yapanları) müjdele! (1) buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîme genel
olarak bütün ibadetlerde iyi niyeti, ihlas ve samimiyeti ortaya
koymakta, Allah'ın rızasını ve kulun takvasını ön plana
çıkarmaktadır. Bundan anlaşılıyor ki ibadetlerimizde, bu meyanda
kestiğimiz kurbanlarımızda bizi Allah rızasına ulaştıracak temel
unsur, her türlü gösterişten ve dünyevi çıkar hesaplarından uzak
olarak sırf Allah rızası için yapma çabası ve gayretidir. Bu
konuda Hz. Peygamberimiz de; "Amellerin kıymeti ancak niyete
göredir. Herkesin niyeti ne ise eline geçecek olan da odur."
(2) buyurmuşlardır.
Dinimizin tesbit ettiği şartlar muvacehesinde kurbanlık
hayvanların kesilmesinde maddî ve manevî, kişisel ve toplumsal
yönlerden sayısız faydalar vardır ve hemen söyleyelim ki, bunda
bir hayvan itlafı ve et israfı kesinlikle söz konusu değildir.
Çünkü bu muayyen günlerde kesilen hayvanlar yaklaşık olarak
diğer günlerde de kesilmekte, yenilen etler diğer günlerde de
yenmekte, ancak kurban bayramı dışındakilerden belli bir kesim
faydalanmakta, kurbanda ise herkes yararlanmakta, belki de
muhtaçlar daha çok istifade etmektedir. Kurban konusunda
istisnalar hariç tutulursa genel olarak mendup ve mesnun olan
kurban etlerinin ev halkına, konuklara ve fakirlere olmak üzere
üçe taksimi, derisinin de bir hayır kurumuna bağışlanmasıdır.
Koyun, keçi, sığır, manda ve deveden kesilmesi gereken kurban,
koyun ve keçi için birer, diğerleri için de en çok yedi kişinin
ortaklığı ile geçerli sayılmakla beraber, koyun ve keçinin
anasından farklı görülmediği takdirde altı aylıktan aşağısı
gösterişli olmadığında ise bir yaşından, sığır ve mandanın iki
yaşından ve devenin de beş yaşından aşağısı kurban olmamaktadır.
Şüphesiz bunda bir kısım hikmetler ve sebepler mevcuttur ki;
bunu hayvancılıktan doğan millî hasılayı en üst sınıra çıkarmak
ve erken kesimden doğacak zararları önlemek şeklinde özetlemek
mümkündür. Aslında bu yaş sınırı, diğer kesilecek hayvanlar için
de millî menfaatler açısından elzemdir. Varsın tarım, iktisat ve
ekonomi uzmanları erken kesimden doğacak zararları önlemek için
tedbirler düşünsünler. Din otoriteleri ve büyük fakihler
koydukları her zaman geçerli olan prensiplerle meseleye çözüm
getirmişler ve asırlardan beri aksatmadan kolaylıkla
uygulamışlardır.
Kurban bayramlarında asgari tahminlere göre
mevcut olan potansiyel et tüketimini karşılamak için hayvan
üretimini teşvik gözle görülecek kadar yaygın olan dayanışma ve
kaynaşma sayesinde toplumsal barışı temin, nihayet sene boyunca
etten, proteinden mahrum aile bireylerini beslemek ve
sevindirmek, sosyal kurumlar, yurtlar ve pansiyonlarda
barınanların iaşe ve ibateleriyle meşgul olan devlet ve dernek
bütçelerine kurban bağışı yoluyla katkıda bulunmak ve bu
bayramda cereyan eden çok hayırlı ve faydalı hizmetler
cümlesindendir.
Diğer taraftan bayram sabahı erken uyanan insan, gecenin
karanlık perdesini yırtan ve dalga dalga etrafa yayılan, bu
arada bizim de kapı ve penceremizi çalan ezan sesinin çağrısına
uyarak abdestli, usûlünce getireceği tekbirleriyle camisinin
veya mescidinin yolunu tutmakta, camideki görevlerin ifasından
sonra bayramlaşma, helalleşme, tokalaşma, büyükleri, özellikle
camiye gelemeyecek kadar yaşlı ve hastaları, hatta kabirleri
ziyaret etmek, bakımevleri, huzurevleri, cezaevleri vb. yerleri
de unutmamak bu suretle bayramın maddi ve manevî zevklerini
tatmak, insan denen fani varlık için bu fani dünyada
erişebilecek hazların en büyüğüdür.
Bu hazları tatmamak ve bu toplumsal heyecanı duymamak müslüman
bir toplumda hem bir ayıp hem de büyük bir kayıptır. Bu manevi
heyecanda en büyük pay, kestikleri kurbanlarla kişilerin, kurum
ve kuruluşların sevinçlerine katkıda bulanan zenginlerimize
aittir. Ama nemelazımlıkla, vurdumduymazlıkla ve umursamazlıkla
hareket edip aksi davrananlar peygamber lisanıyla yerilmişler ve
haklarında varid olan hadisi şerifte Peygamberimiz (a.s.) şöyle
buyurmuşlar: "Kim bir vus'at (genişlik) bulur da kurban
kezmezse camimize de gelmesine gerek yok." Bunda bir uyarının da
ötesinde Peygamberî bir kınama vardır.
Müslüman, durumu müsaitse
kurban da kesecek, camiye de gidecektir. Bu sayede Allah'ın
rızasına ermek ve va'dini tutmak için oğlunu kurban etmeye
azmetmekle ilâhî imtihanı kazanan Hz. İbrahim (a.s.) gibi hakkın
rızasına erecektir. Bu bayram sebebiyle ve yazı münasebetiyle
kaleme aldığım dört kıt'a ile satırlarıma son veriyor, bayramın
topluca Allah'ı birlemeye ve topyekun tevhidde birleşmeye vesile
olmasını Cenab-ı Allah'tan niyaz ediyorum.
Boşa yaratılmamış insan,
Elbette var bunda bir meram,
Su gibi akıp gider zaman,
Sevindirir insanı bayram.
Varlıklılar keserler kurban,
Yanlış, buna diretmek taban,
Her emirde ilahi sır var,
Beşere armağandır bayram.
Ömrün değiştirir seyrini,
Çoğaltır ruhlarda feyzini,
Her zaman ve yerde bulunmaz,
İnsanların neşesi bayram.
Güldürür fakirin yüzünüy,
Açar insanların gözünü,
Büyük heyecanla beklenir,
Dostluğun vesilesi bayram.
1- Hac, 37.
2-Ettâcu'l-Camiu'lil-usûl fî ehâdis-i Resul,cilt 1, sahife 51.
3- Ettergib vet-terhib c. 2, s. 155.
------------------------------------------
Fahrettin AŞIK
Diyanet Aylık dergisi (2000
mart) sayısından alınmıştır.