|
Bireysel hayatın ve
bencilliğin, ekonomik yararın ve görünür maddi ölçütlerin öne
çıktığı, hızla gelişen teknolojinin de desteğiyle daha mekanik bir
toplum yapısının oluştuğu modern toplumlarda, giderek çevresine ve
hatta kendi öz benliğine yabancılaşmış insan tipinin de hızla
arttığını görmekteyiz. Sürekli şekilde metaı, düşünceyi ve duyguları
tüketmeye yönelik bir hayat döngüsünün ablukası altındaki insan,
gelişen iletişim teknolojilerine rağmen daha çok kabuğuna
çekilmekte, yalnızlaşan dünyasında kendisini ruhen hırpalanmış ve
bedenen yorgun hissetmektedir.
Hayatın baş döndürücü akışı içinde tutunmaya ve yer edinmeye
çalışırken çoğu zaman karar verici ve belirleyici değil de
belirlenen model rollerden birinin aktörü olduğunu pek fark
edemeyen, gecikmeli olarak fark ettiğinde ise hayatını anlamlı kılma
ve içe dönüş yolları aramaya başlayan insan, yalnızlığını gidermek
ve ruhen doyuma ulaşmak gibi düşüncelerle çeşitli bireysel kurtuluş
yollarına yönelmektedir. Bu yönelişin sağlıklı bilgi ve kalıcı değer
ekseninde yürümediğinde bireyi hangi uç ya da çıkmaz noktalara
götürebileceğinin çok çeşitli örneklerini her toplumda sıkça
görmekteyiz.
Günümüzde kitle iletişim araçları tarafından çoğunlukla “kişisel
gelişim yolları”, “stres, depresyon, zihinsel sorunlar ve
yorgunluktan kurtulma çareleri” olarak cazip şekillerde sunulan
transandantal meditasyon, reiki, yoga gibi adlarla anılan bazı
yöntemlerin, astrolojik bazı akımların, çeşitli şifa teknikleri ile
“şifrecilik”, “ruhçuluk” ve “okültizm/gizlicilik” üçgeninde
harmanlanmış diğer gizemli oluşumların revaç bulmasını sadece bu
konuda oluşan sektörün çabalarıyla izah etmek yerine, modern insanın
yalnızlığıyla ve çaresizliğiyle de ilişkilendirmek gerekir.
Bu akım ve çağrılar her ne kadar genelde dinî bir söylem ile
sunulmayıp daha çok “sağlıklı yaşam”, “başarı” ve “mutluluk”
vaadiyle veya “çevrecilik”, “alkol bağımlılığıyla mücadele” gibi
kamu yararına yönelik çeşitli söylemlerle desteklense de, esasen
Hint ağırlıklı Uzak Doğu felsefesinden ve dinsel öğretiden
beslenmekte, Batı kültürünün hümanistik ve dinî söylemiyle de çok
kolay ortak alanlar oluşturabilmektedir.
Öte yandan, kusurun kimde olduğunu tespit gibi gerilimi tırmandıran
bir noktaya saplanmaksızın sadece vakıayı görmek ve ifade etmek
gerekirse, bu hâl içindeki modern insanımıza bu topraklarda derin ve
mistik bir geçmişi bulunan dinî ve kültürel mirasımızın o
müjdeleyen, sevgi ile kucaklayan, güven ve umut veren mesajının
ulaştığını, ulaşım kanallarının yeterince açık olduğunu da
söyleyemiyoruz. Vahyin aydınlığında insanı kalp, ruh, akıl, nefis ve
beden bütünlüğü içinde ele alan derin İslam düşüncesini temsilde ve
tanıtmada, çağın tereddütleriyle viran kıldığımız gönül
dünyalarımızı sevgi, estetik ve aşk ile yeniden mamur etmede ciddi
ihmallerin olduğu saklanamaz bir gerçek. Henüz dua, tevbe, niyaz,
tefekkür ve ibadetin bireyi ne denli güçlü kıldığını ve onu Yüce
Yaratana bağlayarak yalnızlıktan, karamsarlık ve umutsuzluktan
kurtardığını yeterince fark etmiş veya ettirmiş de değiliz.
Kur’an’da “Dikkat ediniz! Kalpler ancak Allah’ı sürekli hatırda
tutmak ve anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28) buyurulması da bu fark
edişi sağlamak içindir.
Değerlendirmelerimiz ve özeleştirilerimiz, dikkatimizi ve sorumluluk
bilincimizi diri tutmak için olmalıdır.
Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı
|