|
Ey Allah’ın misafirleri, aziz
kardeşlerim;
Bizleri burada, huzurunda bir araya
getiren Yüce Rabbime hamdolsun!
Sevgili Peygamberimiz, gerçek yol
göstericimiz, gönüllerimizin sultanı Muhammed Mustafa’ya sonsuz
salât ve selâm olsun!
Sevgili kardeşlerim!
Bir ömür boyu bu yolculuğu
beklemiştiniz. Daha önce belki defalarca kalbinizi oralara
göndermiştiniz, hayalen tavaflar etmiştiniz. Ama şimdi ise Allah
nasip etti, buradasınız. Kendi ayaklarınızla buraya geldiniz.
Günde beş vakit yöneldiğiniz kıblenize, Kâbe’nize, kavuştunuz ve
kendinizi keşfe karar verdiniz.
Evinizden, yurdunuzdan, eşinizden,
işinizden, çevrenizden, dostunuzdan ayrıldınız ve Hz. İbrahim’in,
Hz. Muhammed’in (SAS) çağrısına karşılık vermek için buraya
geldiniz. Yıllardır bunun için hazırlık yaptınız; yemediniz
içmediniz, gezmediniz tozmadınız, tasarruflarınızı bir köşede
biriktirdiniz; Allah’ın evini, Rasulünün doğup büyüdüğü, tevhit
mücadelesi verdiği bu kutsal toprakları ziyaret etmek, hac etmek
üzere bu yolculuğa hazırlandınız. Ama biliyorsunuz ki hacı olmak
sıradan bir olay değildir. Büyük bir sınavdan, derin bir çileden
geçip azgın bir ateşte pişerek eşsiz bir tanıklığın kıyısına
varmaktır.
İbadetlerimiz, Müslüman kalma
şuurumuzu diri tutan sembollerdir. Çünkü bunlar bizi Allah’a
yaklaştırır. Hac, bir niyetin karara, bir kararın eyleme
dönüşmesidir. Bir semboller haritasıdır hac ve bu sembollerdeki
manaları bilerek karar vermektir.
Yola çıkarken ailenizle, eşinizle,
dostunuzla helâlleştiniz. Dünyada iken ölüm elbisesine, ihrama
büründünüz. Ahirete, mahşer gününe gider gibi kefeninizi giydiniz.
Bu kefen ihramdır. Şimdiye kadar kıymet ölçüsü olarak bildiğiniz
her şey; servet, makam, milliyet, cinsiyet, beşerî üstünlükleriniz
ne varsa hepsi ihramın rengi içinde eridi ve sadece Rabbinize kul
olduğunuzu gördünüz. Renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız bir
elbise! Bu elbise sizi dünyevî bütün güç ve imkânlardan soyutladı.
Yeşil bir yaprağa, yürüyen bir karıncaya, uçan bir sineğe bile
zarar veremez oldunuz.
Mikad bölgesine, harem bölgeye böyle
bir elbiseyle bütün insanlarla eşitlenerek ve telbiye getirerek;
“Lebbeyk Allahumme lebbeyk!” diyerek girdiniz; geldim, buyurun
Allahım dediniz. Ayaklarınızda onun yolunun yorgunluğu,
dudaklarınızda ona yakınlığın yankısı, gözlerinizde ona hasretin
pırıltısı vardı. Yürüdünüz ve duaların eriştiği makama erdiniz.
Yürüdünüz ve secdelerin biriktiği havuza aktınız! “Lebbeyk
Allahumme lebbeyk!” dedikçe kâinatın sesi dudaklarından taştı!
Sonra Kâbe’ye koştunuz. Bütün
sembollerin merkezinde yer alan ve fizikî yapısı sade, ama manevî
değeri çok yüce; Hz. Adem’den Hz. İbrahim’e, Hz. İbrahim’den
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (SAS) doğru çok kadim,
insanlık tarihi kadar eski bir merkeze; tevhit merkezine koştunuz!
Kulluğunuzun keskin sıratlarla sınanacağı yere doğru uçtunuz. Bu
uçuş size uzaklaşma duygusunu değil, yakınlaşma duygusunu yaşattı;
gurbet değil, sıla oldu! Çünkü Kâbe’nin yüzü öylesine tanıdık,
kokusu öylesine bildik, sıcaklığı öylesine kuşatıcı geldi ki size;
başka hiçbir sevgi bu denli çekici olamazdı. Ona doğru koştunuz,
ama kendinize, kendinizi aşarak sevgililer sevgilisine, Yüce
Yaratıcıya vardınız.
Allah’ın evini tavaf etmeye
başladınız. Allah’ın evini, Kâbe’yi solunuza alarak; kalbinizi ona
yakın kılarak, kalbinizi ona vererek tavaf ettiniz. Bakışlarınız
her şartta kara bir taşın nuru ile buluştu. Kararan, taşlaşan
kalpler bu nurla eridi. Düşündünüz; Peygamber Efendimiz bunun
önünde durmuştu, sonra mübarek dudaklarıyla onu öpüp ağlamıştı. Bu
taş hesap günü, o büyük gün gören gözünüz, konuşan diliniz,
mutmain olmuş kalbiniz olur inşallah! Tavaf etmeye başladınız;
zaman durmuş, mekân susmuş, siz ise ne yürüyor ne konuşuyorsunuz,
âdeta sonsuzluğa doğru akıp gidiyorsunuz. Makam-ı İbrahimde
Kâfirun suresini okuyarak tevhide ulaştınız, bir olanla
birleştiniz. Bu ne büyük bir mutluluk! Safa ile Merve arasında
sa’y ettiniz, kurtuluş suyunu aramak için tıpkı Hz. Hacer
validemiz gibi koştunuz. Kimden kaçıp kime doğru koştunuz! Beşerî
olandan ilâhî rahmete koştunuz. Nefes nefese bütün uzaklıkları
yakınlaştırarak, Yüce Yaratıcının bize ne derece yakın olduğunu
hissederek Safa ile Merve arasında koştunuz. Hz. Hacer validemizin
telâşıyla umuda, Zemzeme koştunuz; ona kavuştunuz, ondan kana kana
içtiniz. Birlik içinde yok olarak susuzluğunuzu gidermeye
çalıştınız. Zemzem, Hz. Hacer validemizin susadığı yerde kevserdi.
Onun mütevekkil kalbine akan bir ab-ı hayattı. Küçük İsmail’e, Hz.
İsmail’e bir rahmet müjdesiydi. Babası Hz. İbrahim’in ayrılık
ateşine ebedî bir serinlikti. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (SAS)
dudağından âlemlere rahmet olarak taşan bir yağmurdu. Ve siz, bu
suyu içtiniz. Varlığı-yokluğu, gurbeti-sılayı, kevseri-aşk
ateşini, rahmeti-sonsuzluğu içtiniz. Ama sorumluluğu da içtiniz;
insan olma sorumluluğunu, mümin olma sorumluluğunu içtiniz!
Şimdi yolumuz uzaklaşa uzaklaşa
Kâbe’nin sahibine yakın olma adına Arafat’a düştü. Arafat’tan
Müzdelife’ye ve oradan da Mina’ya doğru gerçekleşecek bir akışa
hazırlanıyoruz. Ulvî bir çağlayandan aşağı doğru akmak üzere
basamak basamak yükseleceğiz. Bugün arife. Kâbe’den uzaklaşıp onun
sahibine yakın olma günü. Hz. İbrahim’in kalbini kanatan Kâbe’den
kopma günü. Hem ayrılık ham de vuslat günü. Bir duruş, bin duruluş
ve diriliş günü. Yaratıcıyla muarefe günü. Cebel-i Rahme’nin
eteğinde Hz. Adem ve Hz. Havva’nın çocukları, Hz. İbrahim’in
davetlisi olarak şimdi Arafat’tasınız, Arafat’tayız. Arafat
marifettir, marifetullahtır, Allah’ı bilmektir. Arafat bir
mahşerdir. Ölüm elbisesini giymiş, sorguya hazır bir vaziyette
Yüce Yaratıcıya yönelmek için toplanmaktır.
Burada, Arafat’ta kendi kendinizi
sorguluyorsunuz; hayata gelişin gayesini, bu hayatın sonunun ne
olacağını, hatta giyim kuşama varana kadar değiştirerek, âdeta
hayatın amacını yeniden sorgulama imkânı buluyorsunuz. Peygamber
Efendimiz, “Dünyada her an yolcu gibi hareket et.” buyuruyor.
Dünyada ebedî kalacakmış gibi değil, bir yolda olduğunu düşünerek
hareket et.
Sevgili kardeşlerim!
Yarın akın akın Müzdelife’ye, Meş’ar-i
Hareme gideceksiniz. “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!” diyerek telbiye
getireceksiniz. Yarın, beyaz güvercinler misali Meş’ar-ı Hareme
doğru uçma zamanıdır. Arafat’ta gündüz kaldık, Meş’ar-ı Hareme
yoluculuk gece ve karanlıkta olacak. Sınav hâlâ devam ediyor.
Taşları Meş’ar-ı Harem toprağından bizzat kendi ellerinizle
toplayacaksınız. Başkasından medet ummak boşuna! Taş toplarken
elinizle yaptıklarınızı düşüneceksiniz. Hayatınız bir film şeridi
gibi gözünüzün önünden geçecek. Gecenin karasında, kalplerin
karasını aklamak için kendinizi unutup Rahmana yöneleceksiniz. Dua
edecek, namaz kılacak, vakfe yapacaksınız. Günahlarınız ve
pişmanlıklarınız için bir taraftan tövbe ederken, bir taraftan da
onları defetmek, taşlamak üzere Mina’yı arzulayacaksınız. Gece
boyu Müzdelife’de kalırken bakışlarınızı afaktan enfüse çevirmeniz
gerekecek. Kulağınızda Peygamber Efendimizin Veda Hutbesinden şu
sözler yankılanacak: Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem ise topraktandır!
Mina’da Cemerat var, şeytan taşlama
var. Mina zaten aşırı istek, arzu demektir. Günün ilk ışıklarının
gecenizi ve gönlünüzü aydınlatmasıyla mahşerin kalabalığına
karışma zamanı gelecek. Müzdelife’nin zahidi iken Mina’nın
mücahidi olmaya çalışacaksınız. Yorgun bedenlere, çökmüş omuzlara,
yaklaşan bayram sabahının muştusu imdat edecek. Göreceksiniz ki
gece ay haccediyordu, gündüz ise güneş! Mina emniyet mekânı,
sınavın sonucunu alacağınız mekândır. Sakın, o atmak için
topladığınız taşları sadece taş sanmayınız. O taşlar, sizin bugüne
kadar biriktirdiğiniz kusurlarınız, günahlarınız,
kötülüklerinizdir. Şimdi o taşları atarken hem Şeytanı hem de
kendi kötülüklerinizi taşlamış olacaksınız. Şeytanı ve kötülükleri
uzaklaştırırken Rabbinize yakınlığı, kurbiyeti elde edeceksiniz.
Bu kurbiyeti, kurbanla pekiştireceksiniz.
Mina bayram sabahıdır, kurtuluş
günüdür. Gözleriniz, bedeniniz yorgun, ama kalbiniz dipdiridir.
Nefsin kötülüklerinden, dünyanın gelip geçiciliğinden, esaret
zincirlerinden kurtulmak için şeytanı taşladıktan sonra Kâbe’yi
tavaf edecek, Safa ile Merve arasında sa’y edeceksiniz. Artık
sizin için bu bir bayramdır. Bayram günü müminlerin diriliş
günüdür. O gün hacı olduğunuz gündür. Bayrama kavuştuğunuz için
kurban keseceksiniz. İhramdayken bir otu koparmak yasaktı, şimdi
Allah’a bağlılığın gereği bir canlıyı kurban edeceksiniz. Kurban
ettiğin deve, koyun, inek değil; heva ve hevesiniz, şehvetiniz,
iradenizdir. Onun rızası için hepsini kurban etmelisiniz ki
bayramı yüreğinizde, yakınlığı öz benliğinizde hissedebilesiniz.
Çünkü bu bayram Kurban Bayramı, bu bayram yakınlık bayramı, bu
bayram kurbiyet ânıdır. Önce taş atacaksınız, attıkça
paklanacaksınız. Bu da bir sınavdır. Sonra bir baş kurban
edeceksiniz, can sınavından geçeceksiniz. Daha sonra tıraş
gelecek; sembolik olarak kendi varlığınızın bir parçasını da
kurban edeceksiniz. Kurban Bayramı haccın anlamını yaşayanların
bayramıdır, velev ki çok uzak coğrafyalarda olsalar bile. Sizler
burada, bu yakınlaşmayı yaşayanlar, kazandığınız güzellikleri
gittiğiniz yerlere taşıyacaksınız. Kendi mekânlarınızda manevî bir
kan dolaşımına sebep olacak, tertemiz kanlar olacaksınız.
Damarlarda dolaşan taptaze kan! Daha sonra kimi hacılara hicran
yolu, kimilerine hacılara hasret yolu gözükecek. Kimi hacılara ise
hicret yolu.
Değerli kardeşlerim!
İşte bütün bunları hac ibadetiyle
yaşayacaksınız. Siz böyle bir yola çıkarak yolda olduğunuzu
gösteriyorsunuz. Böylece hac, sizin için bir yeniden diriliş
provası oluyor.
Şimdi haccı, bütün bu muhteşem
sembollerle birlikte düşünelim. Evet, hac bir mahşerdir. Dünyada
iken bir yere gidiyorsunuz, sembolik olarak kefeninizi
giyiyorsunuz, Allah’ın huzuruna gidiyorsunuz, oradan mahşere
çıkıyorsunuz, mahşerde bir sorgulamadan geçiyorsunuz! Sonra tekrar
Allah’ın evine gidiyorsunuz, oradan da dünya hayatına, bu hayata
geri dönüyorsunuz! Peygamber Efendimizin ifadesiyle annemizden
doğmuş gibi; arınmış, temizlenmiş ve şuurlanmış olarak yeniden
hayata dönüyorsunuz.
Unutmayalım ki hac, aynı zamanda
ilâhî aşka bir yöneliştir. Âşıkın maşuka doğru hareket etmesi,
sevenin sevgilisine doğru gitmesidir. Bizim kültürümüzde sufîler,
Kâbe’yle ilgili Kur’an’da ve Hadiste geçen bütün sıfatları insanın
kalbi için kullanmıştır. Beytullah demişlerdir, Kâbe’nin adı
Beytullah’tır. Çünkü Allah’ın tecelli edeceği en güzel mekân
insan-ı kâmilin kalbidir. Yahut Beytulharam demişlerdir. Bunu da
insanın gönlü için kullanmışlardır. Çünkü sevgiliden başkasının
oraya girmesi haramdır, demişlerdir. Biliyorsunuz cemaatle kılınan
namazda imamlar, yönünü cemaate dönerler. Kıbleyi, Kâbe’yi
arkalarına alırlar. Sufiler der ki zaten bunun böyle olması
gerekir; imamların arkasına aldığı bir Kâbe’dir, yönünü döndüğü
cemaatte kaç kişi varsa o kadar Kâbe’dir. Çünkü gönül Allah’ın
evidir.
Bakınız bizim Yunus Emre’miz ne
diyor:
Ak sakallı bir koca
Bilinmez hâli nice
Emek vermesin hacca
Bir gönül yıkar ise
Yunus Emre der hoca
Gerekse var bin hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir
Bu, haccın anlamını geri plâna atmak
değildir. Hac kelimesindeki asıl gayeyi, şuurlu kararı ifade
etmektir.
Bir iki cümleyle de haccın sosyal
boyutuna değinmek istiyorum.
Birincisi, hac insanları ahlâklı
kılmak için bir eyleme tâbi tutmaktır. Yüce Mevlâmız, hacda şehvet
yok, öfke yok, kötülük yok, haklı olsan dahi tartışma yok
buyuruyor. Bunlar, İslâm’ın günlük hayatta da bizden istediği
hasletlerdir. Bu manevî ortamda bunları uygulamaya koyarak bir
alıştırma yapıyoruz. Yarın evinize, yurdunuza bu hasletleri
kazanmış olarak dönmüş olacaksınız.
Biliyorsunuz vakfe haccın
farzlarından biridir. Peygamber Efendimiz, “Elhaccu arefe”
buyuruyor. Yani hac tanışma, bilişme ve muarefedir. Dünyadaki
bütün Müslümanlar bir araya geliyorlar, tanışıyorlar,
bilişiyorlar, evrensel bir kongre gerçekleştiriyorlar, birlikte
hareket ediyorlar, aynı kelimeyi “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!”
terennüm ediyorlar, her biri tevhit nehrinin bir damlası oluyor.
Hac ibadeti diğer ibadetlere
benzemez; bütün ibadetleri içinde toplar. O bir eğitimdir; tevhit
eğitimidir, ahlâk eğitimidir, sosyal eğitimdir. Neyi niçin
yaptığını bilmektir.
Yüce Rabbimize dua edelim. Bütün
kardeşlerimize bizim gibi haccı nasip etsin. Yolumuzu, kalbimizi
aydınlatsın. Bizi, terk ettiğimiz cahilliklerimize geri
döndürmesin. Bütün dünya Müslümanlarına aydınlık gelecek nasip
etsin. İnsanlık İslâm’la kurtuluşa ersin.
Rabbim haccımızı makbul eylesin,
gayretimizi karşılıksız bırakmasın, günahlarımızı bağışlasın!
Rabbimiz bize dünyada ve ahirette iyilik ver, bizi cehennem
azabından koru, iyilerle birlikte cennete koy, hidayete erdikten
sonra kalplerimizi saptırma; annemizi, babamızı ve bütün
Müslümanları bağışla! Ülkemizi, cennet vatanımızı her türlü
kötülükten koru. Milletimizin dirlik ve düzenini daim eyle.
Velhamdu lillâhi rabbil âlemin...
Prof. Dr. Mehmet
GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı |