|
“Enfâsü’l-hayyi,
hutâhu ilâ ecelih” der bir Arap özdeyişi. Yani “Dirinin nefesleri,
eceline atılan adımlarıdır.” Aslında bu gerçeği bilmeyen ya da
inanmayan hiçbir insan yoktur. Fakat bunun bilinciyle nefes alıp
veren ya da adımlarını bu farkındalıkla atan insan sayısı da pek
fazla değildir. “Her canlı, ölümü tadacaktır” mealindeki ilahi
ferman da (Âl-i İmrân, 185) hemen herkesin malumudur. İster bunu
Kur’an’dan bir ayet olarak, isterse yadsınamaz bir hakikat olarak
bilsin, her fani bu acı sondan haberdardır. Gelin görün ki, bu
gerçeği dikkate alarak hazırlanan çok az inançlı er vardır.
Hakikatte bu ikilem, insanın tabiatından kaynaklanmaktadır. Zira
insan, ruh ve cesedden oluşan, maddi ve manevi yönü olan şuurlu bir
varlıktır. Hem nefis (şehvet), hem de vicdan (kalp) sahibidir.
Dünyanın fani, ahretin ise baki olduğunu bile bile, sürekli dünyaya
meyleder. Yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin, hep çok uzun yıllar
yaşayacağı ümidini taşır. Tûl-i emel sahibidir, hırslıdır,
tamahkârdır, doyumsuzdur, bir türlü elindekine kanaat etmez.
Özellikle kapitalist tüketim alışkanlıklarının da etkisiyle içinde
yaşadığımız tempolu hayat tarzı, insanlara neredeyse çekilmez hale
getirdi hayatı. Artık modern dönemin insanları, elde ettiği bunca
lüks, konfor, servet ve imkânlara rağmen bir türlü arzuladığı iç
huzuru bulamamakta. Bundan dolayıdır ki, arayış içerisindeki modern
insan, genellikle stres, gerilim, şiddet, cinnet, paranoya,
sapkınlık ve intihar gibi çeşitli psikolojik rahatsızlıkların
kurbanı olmakta. Bu durum, beraberinde bazı biyolojik hasatlıkları
da tetiklemekte. İş hayatının, ekonomik sıkıntıların verdiği
darlığı, yorgunluğu kimileri içki, kumar ve çılgınca eğlencelerle
savuşturmaya çalışırken, kimileri ise tam aksine ruhunu terbiye
etme, kalbini teskin ve tatmin etme yolunu seçmektedir. Ancak bu son
seçeneğin yöntemi, niteliği ve niceliği, dinden dine, kültürden
kültüre değişiklik arz etmektedir. Bazıları bunun için modern
hayattan soyutlanarak münzevi bir hayatı tercih ederken, bazıları da
farklı inanç ve kültürlerin sunduğu alternatiflere
sığınabilmektedir. Oysa İslam, ne inziva hayatını, ne de “öteki”ne
ait bir ritüeli tasvip etmektedir. (Hadid, 27; Tirmizi, Nikah, 2)
İslam, insanın bu manevi boyutunu da dikkate almış ve müntesiplerine
bir değil, birçok alternatifler sunmuştur. İşte bu yazıda
Müslümanların kalp huzuru için, gönül boyutu için dinimizin ortaya
koyduğu bazı ibadet ve amellerden söz edilecektir. Dinimizce bu
konuda sunulan reçete, zikirden tefekküre, ibadetten ahlaka kadar
geniş bir yelpazeye sahiptir. Burada örnek kabilinden kısaca birkaç
tanesi üzerinde durulacaktır.
Zikir: Her An O’nunla Olmak
En yalın anlamıyla, anmak, hatırlamak, hatırda tutmak, dile getirmek
anlamına gelen demektir zikir, Kur’an’ın en temel kavramlarından
biridir. zikir, bir müminin daima Allah’ı hatırında tutması, O’nu
anması, diliyle, kalbiyle, hâliyle, kâliyle Rabbiyle beraber olması
demektir. Kitabullah’ın yanı sıra kâinat kitabını okuyabilmek,
yerdeki ve gökteki her şeyde yaratıcının yüceliğini görebilmektir
zikir. Allah’ın varlığının, birliğinin ve sonsuz kudretinin delili
olan pek çok konuyu düşünmek, tefekkür, tezekkür ve tedebbür
etmektir. Aklın, fikrin ve kalbin birlikte yoğunlaşmasıyla ruhun
ibadetidir zikir. Bu hususu Yüce Allah şöyle ifade buyurur:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca
gelmesinde akıl sahibleri için deliller vardır. Onlar ayakta iken,
otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin
yaratılışını düşünürler.” (Âl-i İmran, 190-191)
Bir hususu, derinlemesine ve ibret alacak şekilde düşünme
diyebileceğimiz tezekkür (geçmişe dönük) ve tedebbür (geleceğe
dönük), kalp ve aklın birlikteliğinden doğan tefekkür eylemlerini
ifade eder. Aynı zamanda tedebbür ve tezekkür, Allah tarafından
“zikr” olarak anılan (Enbiya, 50; Hicr, 9) Kur’an üzerine zihni
yoğunlaşma anlamına gelir. Elbette bu yoğunlaşmayı ancak “akıl
sahipleri” gerçekleştirebilir. “Bu Kur’an, ayetlerini düşünsünler ve
akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir
kitaptır.” (Sâd, 29) İster kendilerine yol göstermesi için
gönderdiği Allah’ın Kitabı, isterse beşerin istifadesi için
yarattığı kâinat kitabı olsun, neticede yaratıcının ayetleri üzerine
düşünmek, dersler çıkarmak ise tefekkür demektir.
Her ne kadar ayet ve hadislerde yer alan enfes dualar ve tesbihat,
dil ile zikir cümlesinden ise de, hakikatte zikir, belli mistik
tecrübelerde terennüm edilen çeşitli dua, tesbihatla
sınırlandırılacak kadar dar anlamlı bir kavram değildir. Aslında
zikir, her an yaratıcıyı hatırlamak, O’nun görüp gözettiği
bilinciyle yaşamaktır. Rasul-i Ekrem’in “İhsân” kavramıyla ifade
ettiği üzere, Allah’ı görüyormuşcasına kulluk sergilemektir. Biz
O’nu göremesek de, O’nun bizi gözettiği bilinciyle davranmaktır. (Buhari,
İman, 37) Ahlakı Kur’an olan rahmet elçisi için zikir, hayatı dolu
dolu ve anlamlı bir şekilde yaşamaktı. Bundan dolayıdır ki o
(s.a.s.), hayatının her kesitinde, her zaman Allah’ı zikrederdi. (Tirmizî,
Daavât, 9)
Zikir, öncelikle bir kalp eylemidir. Müminlerin kalpleri, Allah
anıldığında ürperdiği gibi (Enfal, 2-4; Hac, 34-35); yine Allah’ı
anarak yumuşar (Zümer, 23) ve neticede aradığı huzuru bulur. Zira
iman edenlerin kalpleri Allah’ı anarak sükuna erer. Kalpler Allah’ın
zikri ile huzur bulur. (Ra’d, 28)
Aslında Allah’ı anmak, O’nun tarafından anılmak demektir. Zira “Beni
zikredin; Ben de sizi zikredeyim” (Bakara, 152) buyuran Yüce Allah
kendisini zikreden kimseye, onu zikrederek karşılık vermektedir.
Allah o kulunu kendisi sevdiği gibi, mahlûkâtına sevdirir. Bir kutsi
hadiste Allah Teala şöyle buyurur: “Ben kulumun zannı üzereyim. Beni
zikrettiği zaman onunla beraberim. Eğer beni kendi içinde zikrederse
ben de onu kendi nefsimde zikrederim. Eğer beni topluluk içinde
zikrederse ben de onu ondan daha hayırlı bir topluluk içinde
zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın
yaklaşırım. O bana bir kulaç yaklaşırsa ben ona iki kulaç
yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.”
(Müslim, Zikir, 2)
Bir başka hadiste ise Hz. Peygamber “Zikir için oturanları, melekler
kuşatırlar, rahmet kaplar, üzerlerine sekinet iner ve onları Allah
kendi yanındakilere anar.” (Müslim, Zikir, 39) buyurmuştur.
Gerçek iman erlerini, ne ticaretleri, ne de alış-veriş Allah’ı
zikretmekten, O’nu hatırda tutmaktan alıkoymaz. (Nur, 37) Zikri bu
şekilde kavrayabilen kimseler, bedenleriyle rızıklarını temin
ederken, kalpleriyle de zikir halindedirler. İşte bizim
kültürümüzdeki “El kârda, gönül yârda” tabiri tam da bu hali ifade
eder.
Zikrin aksi ise, unutmak, ihmal etmektir. Nazargâh-ı ilahi olan
kalp, şayet Allah’ı anmaya kapanırsa, katılaşacaktır (Zümer, 22),
daralacaktır (Zümer, 45), mühürlenecektir. (Bakara, 7) Allah’ı
unutan gafil kalp, bunun bedeli olarak hem kendisini unutacak, (Haşr,
19) hem de ahirette unutulacaktır. (Câsiye, 34)
Unutulmamalıdır ki zikir kalplerin huzuru, ruhun gıdasıdır. Zikir,
kula uyanıklılık ve bilinçli olma hali kazandırır, gönülleri
gafletten korur ve neticede kulu takvaya ulaştırır. Ayrıca zikirle
insan, yoksulluktan kanaat zenginliğine, yalnızlıktan ebedi ve
bitmez dostluğa, mazhar olur. Zikir gereksiz düşünce ve kuruntular
yerine Allah’ı bilme, takdir etme, ona gerçek kul olma şuurunu
kazandırır. Bundan dolayı zikir hali, inanan insanın bütün hayatını
kuşatmalı, bütün davranışlarına yansımalıdır. Bu ise, gönlü
ferahlatacak, göğse genişlik verecek, kalbi huzurla dolduracaktır.
Namaz: Huzur Seansları
İslam’ın en önemli ibadet tarzı olan namazın, elbette pek çok
hikmetli yönü vardır. Günde beş ayrı vakitte kılınan farz namazlar,
yorulan bedenin, gerilen ruhun rahatlaması için Müslümana sunulmuş
rahatlama seanslarıdır aslında. İslam Peygamberi ve onun güzide
ashabı, huzur ve mutluluğu birlikte kıldıkları namazlarda
bulurlardı. Nitekim Allah Rasulü, sevgili müezzini Bilal-i
Habeşî’ye: “Kum yâ Bilâl! Fe erihnâ bi’s-salâti” “Kalk ey Bilal!
Bizi namazla rahatlat!” derdi. (Ebu Davud, Edeb, 78, no: 4986)
Müslümanın Rabbi ile buluşması, konuşması ve doğrudan iletişim
içerisine girmesi demek olan namaz/salât (sıla=bağlantı), hakkı
verildiği takdirde, mâsivâdan ilişkiyi kesmek demekti. Şam’daki bir
camide yer alan ve cep telefonlarının kapanmasını rica eden şu
uyarı, bunun farklı bir ifadesiydi: “Ahi’l-Müslim! İkta’ sılateke
bi’n-nâs! Ve’ttasil bi’llâh!” yani “Müslüman kardeşim! İnsanlarla
ilişkini kes ve Allah ile iletişim kur!”
Beş vakit kılınan namaz, uzun yola çıkan ve saatlerce araç kullanan
bir şoförün, sağlıklı bir şekilde menziline varabilmesi için belli
aralıklarla yorgun bedenini dinlendirmek, dağılan dikkatini
toparlamak üzere verdiği molalara benzer. Yorgun beden buna ne kadar
muhtaç ise, Müslümanın kalbi, ruhu da namazlarla rahatlamaya,
sükunete ermeye o kadar muhtaçtır.
Evet, namaz, Allah’ın huzuruna çıkmak, O’na yönelmek, O’nunla
münacat etmek yani konuşmaktır. Kısa bir süre için, işinden,
meşgalesinden el çekip, manevi enerjisini toparlamaktır. Hele bir de
namazda olması istenen “huşu” hali yani “kalbî yakarış”
yakalanabilirse, zihni meşgul eden dünyanın geçici sıkıntıları
iftitah tekbiriyle âdeta kafadan atılır ve okunan dua ve surelerle
farklı bir moda girilmek suretiyle dünyadan soyutlanılır. Burada
sadece problemleri unutma, zihni boşaltma çabası yoktur. Aynı
zamanda, okunan ayetlerden, yapılan dualardan hareketle zihni ve
kalbi ebedi hakikatlerle, asıl gerçeklerle doldurma gibi ikinci bir
durum söz konusudur. Her rekatta Fatiha suresini okuyarak karşılık
gününün sahibi olan Allah ile iletişime giren Müslüman, sadece O’na
kulluk edeceğini ve yalnızca O’ndan yardım dileyeceğini ikrar eder.
Kendisini, gazaba uğramışların ve sapıkların yoluna değil,
peygamberlerin yoluna iletmesini defalarca ifade eder. O, bunu günde
en az kırk defa dile getirirken, âdeta en Yüce Makam’a sözlü
dilekçeler vermiş gibidir. “Amin” diyerek bütün benliğiyle imza atar
ve bu dileğinin, dilekçelerinin arkasında durur artık. Namaz
esnasında ilahî murakabayı, kiramen kâtibini, hesabı, kitabı,
mahkeme-i kübrayı tekrar hatırlar, bu bilinç içerisinde yapar
tahiyattaki samimi dualarını. Ve katılaşmış kalbi, okuduğu
ayetlerle, dualarla yumuşar, Allah korkusuyla titrer ve imanı daha
bir güçlenerek tamamlar namazını. Huzurlu bir şekilde ayrılır
Rabbinin huzurundan. Bu huşu ve bilinçle kılınan namaz, artık
sahibini her türlü “fahşa ve münker”den yani hayasızlıktan ve çirkin
işlerden alıkoyar. (Nahl, 90)
İtikaf: Yılın Muhasebesi
Namazdan sonra söz edeceğimiz ikinci ibadet, ramazan ayının en
önemli sünnetlerinden biri olan itikaftır. Kişinin sıradan
davranışlardan uzaklaşarak, ibadet amacıyla belli bir şekilde camide
kalması demektir itikaf. (DİA, İtikaf mad. XXIII. 457-9) Bir ibadet
çeşidi olarak itikaf, ta Hz. İbrahim zamanından beri bilinmekteydi.
(Bakara, 125) Kur’an vahyi tarafından da onaylanan (Bakara, 87) bu
önemli sünnet, Hz. Peygamber’in hayatında mühim bir yer tutar.
Rasulüllah (s.a.s.)’ın Medine’de sadece bir sene hariç her yıl
itikaf yaptığı bilinmektedir. (Tirmizi, Savm, 79)
İtikaf, insanlardan uzaklaşarak köşeye çekilme, toplum hayatından
kaçıp tek başına yaşama hali, bir çeşit ruhbanlık, inziva ya da
uzlet hali değildi. Zira ibadet kastıyla da olsa, kişinin
evlenmemesi, dünyadan el etek çekmesi gibi bir tavır zaten İslam’da
yasaklanmıştı. Allah Rasulü Medine toplumunun merkezi, üssü olan
mescitte, bütün ashabının arasında girmişti itikafa. Ve on gün süren
bu itikaf halinde, insanlarla olan ilişkilerini koparmadı. Onlarla
görüşüp konuştuğu gibi, beşeri ilişkilerini de sürdürdü.
Muhtelif ilim adamlarına göre itikaf, ramazanda ve ramazan dışında
olabileceği gibi belirli bir süreye de tabi değildir. İtikaf
niyetiyle camide birkaç saat veya birkaç gün kalmak da yeterlidir.
Çok kısa bir süreyi de yeterli gören âlimler bulunmaktadır. (DİA,
İtikaf mad. XXIII. 458)
Evet, modern hayatta yaşanan yoğunluk sebebiyle, kendisine zaman
ayıramayan Müslüman için bulunmaz bir fırsattır itikaf hali. Geride
bıraktığı yılın muhasebesini yapmak, geleceği daha verimli bir
şekilde planlayabilmek, ramazan ayının manevi ikliminden daha fazla
yararlanmak ve “bin aydan daha hayırlı olan o kadri yüce olan Kadir
Gecesi’ni” (Kadr, 1-5) tam olarak ihya edebilmiş olmanın yoludur.
Son yıllarda kimi çevrelerin, hayatın yoğun stresine ve sorunlarına
karşı, trans, meditasyon, yoga vb. bazı uygulamaları yegane çözüm
gibi sunduğu ülkemizde, zikir halinde geçirilen zamanlar, huşu
içinde kılınan namazlar ve itikaf içinde geçirilen mübarek günler ve
geceler, sadece bir zihin boşalması değildir. Aynı zamanda bu,
imanın kemale erdirilmesi gayreti, nefis muhasebesi, nefis terbiyesi
ve tezkiyesidir. Kişinin nereden geldiğinin, nereye gittiğinin
derinlemesine tefekkür ederek hayat yoluna, hedeflerine daha emin
adımlarla ilerlemesi için tamamen kendine ayırdığı vakitlerdir.
Bireyin kendini hatırlamasıdır, Rabbini hatırlamasıdır, hakikat
aynasına bakıp kendine gelmesidir...
İslam’ın, insan ruhuna sunmuş olduğu bu güzelliklere rağmen, muhtaç
olduğu iç huzuru “öteki” inanış, kültür ve ritüellerde arayanların
durumu, Yüce Allah’ın indirdiği kudret helvası ve bıldırcın etiyle
beslediği İsrailoğulları’nın Hz. Musa’ya gelerek: “Ey Musa! Bir
çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar, bize, yerin
bitirdiği sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin”
demelerine ne kadar da benzemektedir. İşte biz de Hz. Musa’nın
onlara dediğini demekten kendimizi alamıyoruz:“ Daha iyi olanı, daha
kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?!” (Bakara, 57, 61)
Prof. Dr. Bünyamin Erul
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
|