|
 |
|
Yeni Yüzyılın
Işığında Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) |
Yeni bir asrın başlarında, kültürel entegrasyon ile millî değerlerin
farklı bakış açılarına göre yorumlandığı bir zamanda; tarihlerin
yazmadığı ihtiyaçlar ile hemhâl olan insanlık, binlerce ufku birden
açmaya çalışan tecessüslerle meşguldür. Bu noktada, Mehmet Âkif ve
Safâhat, çok çeşitli açılardan incelenebilir. Özellikle tedriç ve
tekâmül fikrini temsil eden Safâhat adlı eser, 1911- 1930 yılları
arasında Türk toplumunun hemen bütün meselelerini az veya çok
aksettiren bir ayna hüviyetindedir.
Biz burada, konuyu üç temel mesele etrafında yorumlamaya
çalışacağız.
1. Safâhat’ta, hangi kültüre, hangi milliyete ve hangi dine mensup
olursa olsun, her türlü sıfattan, her türlü özellikten öte “insan”
olabilmenin temel kıstasları aranmıştır. Bu tercih, ferdî plânda ve
iç dünyada her insanın zaman zaman yaşadığı muhasebe ve murakabe
fikriyle özdeş kabul edilebilir.
2. Toplum plânında, Türkiye’nin, Türk cemiyetinin ve Türk devletinin
karşılaştığı meseleler ele alınmıştır. Buna iç problemler demek
mümkündür; buna bağlı olarak bugün de karşı karşıya olduğumuz dış
problemler işlenmektedir.
3. Her iki problemin ortak noktalarını taşıyan ve bu mânâda bir
kesişme noktası sayabileceğimiz Batılılaşma, Batılı Bir İnsan ve
Batılı Bir Devlet Olma, Muasır Medeniyet Seviyesine Yükselme fikri
üzerinde durulmuştur.
Bu meseleler, şu şekilde yorumlanabilir:
1. İNSAN: Bu konu, Safâhat’ın
birçok sayfasında işlenmiştir. İNSAN şiirinde Âkif şöyle söyler:
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen
“Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir
..............
Edîb-i Kudret’in beytül-kasîd-i şi’ri olmuşsun
Hakîm-i Fıtrat’ın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun
Bu insan:
“Eşer âmâkı, izler, keşfeder edvâr-ı hilkatten
Deşer âfâkı, bir şeyler sezer esrâr-ı kudretten.”(Safâhat, 7. kitap,
Alınlar Terlemeli)
Her fert, bu dünyada eşya ve olaylar karşısındaki tavrını dünya
görüşüne göre belirlemeli, öncelikle kendi vicdanında hakkını ve
haddini tâyin etmelidir. Bu husus, karşılaşılan duruma göre çeşitli
tavırlar aldığımız şu global dünyanın tercihlerine ilk bakışta
uymuyormuş gibi görünebilir. Ancak, karşılaşılan farklı tercihler
sebebiyle insanların nasıl tekâmül ettiği, nasıl bir entegrasyon
yaşadığı ve uyumlar sergilemeye başladığı, bizim gibi
düşünmeyenlerle kurduğumuz dostluklardan anlaşılabilir.
Âkif’e göre, kitap okumak, başka ülkeler görmek, diğer milletlerin
kültürlerini öğrenmeye çalışmak, çok büyük bir kazançtır. O, hem
batı toplumunu hem de doğu toplumunu bu gözle okumaya çalışırdı.
Farklı düşüncenin kavga sebebi olduğu bir kabul, onun için
ilkelliktir; Âkif’ e göre, farklı düşünceler ile zenginleşerek
insanın fert bazında anlayışını, idrâkini yükseltmeye çalışması,
işte o medeniyettir.
Tek tek kişiler, ufuk yakalayamazsa, birikimlerini sosyal hayatta
fonksiyonel olarak kullanamazsa; ihtiras tanımı yapamazlarsa; amaç
ve mâhiyet konusunda ferdî ve mahşerî vicdânı oluşturamazlarsa,
gelişme olamaz. Âkif’e göre madalyonun iki yönü vardır. Her insan
bilmelidir ki, bu dünyada yaşanan her şeyin bir de âhiret görüntüsü
ile karşılaşılacaktır. Serâpâ “İnsan” olabilmek, ferdî vicdanın, hem
sosyal hayattaki sorumlulukları idrak edebilmesi ile hem de ölüm
fikrinin hayat ile muvazenesi sâyesinde kurulabilir. Bu muvazenenin
ögeleri, evrensel ahlâk kurallarıdır. Bu kuralları, hemen herkes
bilir.
Ferdî plân, daha başka örneklerle de açılabilir; ancak, bunu toplum
plânındaki olaylarla anlamaya çalışmak, daha somut ölçülere ulaşmayı
sağlayacaktır.
2. CEMİYETİN MESELELERİ: Türk
Milleti’ni ilgilendiren meselelerin başında iç problemlerimiz
gelmektedir. Bu problemlerin bir ucu, belki de başlangıcı fert
plânındaki ârızalardır. Millî gücü, bütünlüğü bozan, atâlet,
tembellik; iç çekişme, sen-ben kavgası, bu ârızaların başında
gelmektedir. Bu başlangıç, cemiyet içindeki güvensizliği
doğurmaktadır. Türk milleti, on dokuzuncu asırdan bu yana iyice
belirginleşen bir ara nesil psikolojisi yaşamaktadır. Doğulu ve
batılı olmayan, kültürel kimliğini, millî şahsiyetini ana kavramlar
ile anlatamayan ve mukaddeslerini korumak üzere harekete geçemeyen
bir nesil, ara nesil olmak lâzım gelir.
“ Bir değil mahvedilen devlet-i İslâmiyye
Girdiler aynı siyâsetle bütün makbereye
Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”
(Safâhat, 2. kitap, Süleymâniye Kürsüsünde)
“Ecdâdını zannetme, asırlarca uyurdu;
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıt’ada yer kanayan izleri şâhit
Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhit
Alemde tevekkül demek olsaydı atâlet
Mirâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet
.............
Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da
Mâziyi, fakat yıkmaya kalkışma bu yolda
Ahlâfa döner, korkarım, eslâfa hücûmu
Mâzîsi yıkık bir milletin âtîsi olur mu?
(Safâhat, 7. kitap, Azimden Sonra Tevekkül)
Safâhat’ın ikinci kitabı olan Süleymâniye Kürsüsünde adlı uzun
şiirde hemen bütün kavramlar, bir millet olmak fikrinin etrafında
değerlendirilmiştir. Bu noktada öne çıkan kavram “mâhiyet-i rûhiyye”
dir. Milletin rûhî mâhiyeti ne ise, onun çizgisinde, ilim, sanat,
teknik ve fen öğrenilmeli, uygulanmalıdır.
Âkif için, millî hasletleri olmayan insanlara güvenilmez. İlmi
olmayan iman ve imanı olmayan bir ilim, işe yaramaz. Olaylar, Allah
korkusu ile hizmet anlayışı arasında irdelenmeden, yanlışlara tedbir
bulunmaz, onlardan ibret alınmaz.
Fatih Kürsüsünde adlı Dördüncü Safâhat, yine millet konusuna
ayrılmıştır. Milleti, ilim ve fen kurtaracaktır, çalışmak
kurtaracaktır, mâhiyeti rûhiyye’nin iyi anlaşılması kurtaracaktır.
Burada Melekût, insanoğluna şöyle seslenir:
Unutma kendini, hem bilmiş ol ki ey insan,
Müebbeden kalacak hilkatin esası nihan.
.............
Saray-ı vahdetimin durma karşısında, çekil!
Çekil de feyz-i mübînimle tâ ezelden sana
Musahhar eylediğim bir cihânın ortasına
Atıl... Fezâyı dolaş, âsumâna çık, yere in;
Lisân-ı gaybım olan beyyinât-ı hikmetimin,
Vücûdu inleten âheng-i yek-meâlini duy!
Düşünme. haydi şu âheng-i sermediyyete uy
Bekaayı hak tanıyan, sa’yi vazîfe bilir
Çalış, çalış ki, bekaa sa’y olursa hak edilir.”
(Safâhat, 4. kitap, Vâiz Kürsüde adlı şiir)
Çalış dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun
Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!”
(Safâhat, 4. kitap)
“Bu cihetten hani hiç yılmasın oğlum gözünüz
Sade Garb’ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz
O çocuklarla berâber, gece gündüz, didinin
Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin.
.....................
Yarının ilmi nedir, halbuki gâyet müdhiş
Maddenin kudret-i zerriyyesidir uğraştığı iş”
(Safâhat, 6. kitap, Asım’ dan)
“Bu hürriyet, bu hak, bizden bugün âheng-i sa’y ister
Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter.”
(Safâhat, 7. kitap, Alınlar Terlemeli)
“Ne irfandır ahlâka yükseklik, ne vicdandır
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın
Ne irfânın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdânın”
(Safâhat, 5. kitap, “Ey müslümanlar, Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa
öylece korkunuz!.” meâlindeki âyet yorumlanırken.)
Beşinci Kitap, Hatıralar, dış ülkelere, batıya ve yine eğitime ait
konularla örülmüştür. Eğitim ordusu, âlim ordusu, devlet adamı ve
milletin diğer evlatları... Ülkeleri için çalışacaklardır. Burada da
fonksiyonel olmak fikri, çok önemli bir gerek şart olarak ileri
sürülmüştür. Altıncı Kitap, Âsım bölümünde, nesiller üzerinde
durulur. Şimdiki dilde, jenerasyon... Bir ara nesil değil, Âsım’ın
Nesli... Eğer bu neslin zemîni inşâ edilemezse, fazilet hissini
yitirmiş güçler, teknikler ve medeniyetler, tek dişi kalmış canavar
hâline dönecektir.
Buna karşı çözümler arayan mütefekkirlerin, devlet adamlarının,
bilim adamlarının, kısaca aydınların hem birbirleriyle hem de halkla
anlaşamaması üzeri önemle çizilmesi gereken bir husustur. Âkif’e
göre, bir arada yaşayan insanlar birbirlerini anlamıyor,
birbirlerini dinlemiyor ve insana saygı duyulmuyor... Belki
genelleştirmek yanlıştır ama, günümüzde de bu tür örnekleri görmek,
maalesef, özel bir çabayı gerektirmemektedir.
Hakîkaten, birbirimizi anlamıyoruz.
“Mütefekkirleriniz anlamıyorlar sanırım
Mütefekkirleriniz dini de hiç anlamamış.......
(Safâhat, 2. kitap, Süleymâniye Kürsüsünde)
“......................... beşerin
Dâima koştuğu son maksada yükselmek için
Tutacak silsile akvâma değildir hep bir
Belki her millet için ancak, o mâhiyyettir
Ki kopar kendisinin rûh-ı umûmîsinden
Şimdi bir kavmin içinden mütefekkir geçinen
Zümre evvelce bu mâhiyyeti takdîr ederek
..................................... “
(Safâhat, 2. kitap, Süleymâniye Kürsüsünde)
Türkiye’de çok büyük gelişmeler olmuştur. Bunlar inkâr edilemez.
Karanlık bir tablo çizmek de ümitlerimizi kırar. Tabloya karanlık
gözle değil, çözüm gözüyle bakılmalıdır. Parlementer sistem içinde;
siyâsî partiler, dernekler, meslekî örgütler ve sâir demokratik
kuruluşlar; üniversiteler; ekonomiyi düzenleyen müesseseler;
yasama-yürütme ve yargı organları; gerek resmî gerekse özel basın
yayın kuruluşları, demokratik çizgide buluşmalıdır. Birbirimizi
anlamak, birbirimizi dinlemek, parlementomuzu, başta üniversite
olmak üzere eğitim kurumlarımızı, ordumuzu, mâbetlerimizi, meslek
örgütlerinihem birbiriyle hem de halkın pazarı, çarşısı ve
kıraathânesiyle, camisiyle kilisesiyle, düğünü ile bayramı ile uyum
sağlayacak bir hâle getirmek, münevverlerimizin temel meselesidir.
Âkif’in eserleri, bu bakımdan ibret verici sahnelerle doludur.
Tarihi yaşarken öğrenememek, hep gecikmiş bilgilerle tarihî
gelişmeyi takip etmek, son iki asırdır Türk münevverinin çok büyük
bir problemi hâline gelmiştir. Bu eksiklik, çağı yakalayamamak
diyebileceğimiz bir kötü sonucu doğurur.
Zamanımızda hangi İslâm ülkesini gösterebilirsiniz ki, bu ülke geri
kalmış, iktisâdî yetersizlik içinde bunalmış ve kimlik bunalımı
yaşamış olmasın! Zengin gibi görünen ve halkı müslüman olan bazı
ülkeler de bile, aynı problemleri görmek mümkündür.
Belli ki, dini, İslâmiyet’i doğru anlayamamak, çok önemli bir
kusurdur. Âkif’in eserlerinde bu mesele, en çok eleştiri getirilen
bir konudur. Mehmet Âkif’in tenkitleri, sosyal yaralar üzerinde,
idârî meseleleri de kapsayan bir kolleksiyon oluşturmaktadır; bu
eleştiriler, İslâmiyet ile ilgili konularda şiddetini artırır. Dini
doğru anlayamamak; dine karşı ön yargılı davranmak; yanlış bir
kadercilik anlayışını din gibi kabul etmek, eleştiriye uğrayan
tercihlerdir.
“Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Alem aldatmaksa maksad, aldanan yok nâfile!
Kaç hakîki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık bilmem ammâ, gâliba göklerdedir!”
(Safâhat, 5. kitap, “Kim müslümanların derdini kendine mâl etmezse
onlardan değildir.” hadîs-i şerîf’i yorumlanırken.)
“Müslümanlık, huy güzelliğinden, akıl parlaklığından ibârettir.”
“O iman kuvvet ihzârıyla emretmişti...
Lâkin biz Tevekkelnâ (Allah’a tevekkül ettik) deyip yattık da kaldık
böyle en âciz!
O iman, farz-ı kat’îdir diyor tahsili irfânın Ne câhil kavmiyiz biz
müslümanlar, şimdi dünyânın!
................
Demek İslâm’ın ancak nâmı kalmış müslümanlarda
Bu yüzdenmiş, demek, hüsrân-ı millî son zamanlarda.”
(Safâhat, 5. kitap)
“Mütefekkirleriniz dini de hiç anlamamış
Rûh-ı İslâm’ı telâkkîleri gâyet yanlış
Sanıyorlar ki: terakkîye tahammül edemez
Asrın âsâr-ı kemâliyle tekâmül edemez.”
(Safâhat, 2. kitap, Süleymâniye Kürsüsünde)
Âkif’e göre Kur’ân-ı Kerîm, en çok, câmilerde, mezarlıklarda,
hastaların ve ölülerin başında okunuyorsa, toplumun meselelerini
çözmek için ondan faydalanılamıyorsa, bu yanlıştır. Kitap, sünnet,
icmâ-i ümmet ve kıyâsı fukaha, sosyal hayatın ihtiyaçlarına göre
yorumlanmalıdır. Bu meseleler ile ilgili olarak örnekleri, hemen
hepimiz günlük hayatımızdan verebiliriz.
3. DIŞ ÜLKELER : Âkif’in
üzerinde önemle durduğu meselelerin bir diğeri de dış ülkelerle olan
ilişkilerimizdir. Kafkaslar, Balkanlar ve Orta-doğu üçgeni başta
olmak üzere; Kuzey Afrika, Orta-Asya, İran, Almanya ve diğer Avrupa
ülkeleri, Safâhat’ın mısralarında yorumlanmıştır. Günümüzde bu
ülkeler ve daha başka dış ülkeler ile ilgili olarak hazırlanmış
senaryolarımız, muhtemel olaylar karşısında fizibilite
çalışmalarımız yahut bu ülkelerin sosyal ve kültürel değerlerine ait
olarak kurulmuş resmî ve özel enstitülerimiz yok denecek kadar
azdır. Dış ülkelerdeki Türkoloji, Altaistik, Oriyantalizm
enstitüleri ne tür bilimsel çalışmalar yapıyorlarsa, Türkiye’de de
buna benzer resmî ve özel enstitüler; think tank adı verilen bilgi
bankaları âcilen kurulmalıdır. Günümüzde özellikle Balkanlar,
Kafkaslar ve Orta-Doğu üçgenindeki medeniyet senaryoları, siyâsî
kurgular ile devletleri ve halkları derinden etkilemektedir. Bu
husus, belki de, çağı yakalamak ve tarihi yaşarken öğrenmekle
birlikte düşünülmelidir.
Şu anda bütün resmî ve özel dikkatler, Avrupa Topluluğu girişimine
çevrilmiş gibi görünmektedir. Gerçekten de batılılaşma serüveni,
yeni bir döneme girmiş ve Âkif’in bilimsel çalışma noktasında
gösterdiği hedef, bize çok yakınlaşmıştır. Pek tabiîdir ki, bilim,
şu anda batıdadır. Mehmet Âkif’in, atomu târif eden mısralarından
tutunuz da, toplumun problemlerini ve özellikle kültürel
entegrasyonu yorumlayan şiirlerine kadar hemen her fırsatta,
meseleleri bilimsel çalışmanın ışığında çözme teklifi, evrensel bir
anlayış olarak, genel doğruların başında düşünülmelidir. Bu
düşünceleri şöyle sonuçlandırabiliriz:
Günümüzde, yeni bir bin yılın eşiğindeyiz. Bu zamanda, hem
milletimizin, hem de bütün insanlığın birikimleri yeni bir bakış
açısıyla değerlendirilmektedir. Biz, Mehmet Akif Ersoy’un
vesilesiyle tekrar ederiz ki, öncelikle, doğum ve ölüm sınırları ile
yaşanan hayat murakabe edilmelidir. İnsan olmanın, insan olabilmenin
talep ile gerçekleşebilecek bazı şartları vardır. Millet olabilmenin
ve toplum içinde mutlu yaşamanın da bazı şartları vardır. Öncelikle
çalışmak... Evrensel ahlâk değerlerine sâhip olmak...
Millî kültürümüz, Akif’e göre, mâhiyyet-i millîmiz, mâzî, hâl ve âtî
dönemeçleriyle düşünülmelidir. Buradan bütün dünya ile entegre
olabilecek nesiller yetiştirilmelidir. Hoş görülü, kendisini ve
muhatabını tanıyan, gelişmeleri millî kültürü içine alabilen bir
nesil... Doğuyu ve batıyı bilen bir nesil. İlimle, teknikle, fenle
hem-hâl bir nesil...
Yukarıdaki tablo, ümitsiz değil, problemleri tesbit eden bir tablo
olarak kabul edilmelidir. Türk vatanının sahipleri, Türk milletinin
evlatları, bizler, gelecek için milletimiz adına çok büyük ümitler
beslemekteyiz.
Sözlerimi Mehmet Akif Ersoy’un şu mısraları ile bitirmek istiyorum:
Arkadaş, yurduma düşmanları uğratma sakın
Siper et gövdeni dursun bu hayâsızca akın
Doğacaktır sana vâdettiği günler Hakk’ın
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın
Hepinize en derin saygılarımı ve teşekkürlerimi arz ederim.
Yrd. Doç. Dr. Mehmet
Önal
G.Ü. Fen Ed. Fak. Türk Dili ve Ed. Bl.