|
 |
|
YAŞAYAN AKİF |
Fikir ve şiir dünyamızda eşine az rastlanan bir dehanın aramızdan
ayrılışını hatırlamak ve onu sevgiyle yad etmek, Asım'ın nesli olan
gençlerin görevi olmalı.
Edebiyat tarihimizde mazlumun yanında ve onun dostu olan M. Akif, bu
dünyada yalnız yaşadı ve yalnız öldü. Çevresinde üç beş kişi kalmış
"Rejim muhalifi" damgasını yemiş eski bir şair olarak "İstiklal
Marşı" şairi için hazırlanmış dramatik bir sondu bu.
Dirilerden çok ölülerin mücadele verdiğini söyleyebiliriz. Süleyman
Nazif, Akif'in Çanakkale Şehitleri şiirini okuyunca:
"Allah'ın şehitleri olduğu gibi, şairleri de var." demiştir.
O'nun sağlığında ölüme mahkum edilmiş gibi geçen yılları olmuştur.
Öldükten sonra ise, daha çok tesirli olduğu, bir nevi ikinci hayat
yaşamaya devam ettiği söylenebilir.
Bu inanmış insanın, şiiri, tebliğ ve telkin vasıtası olarak görmesi
neticesinde kitabı olan Safahat'ında inandıklarını haykırmıştır:
"Hayal ile yoktur benim alışverişim,
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim."
Şiir, O'nun elinde yüksek ifade imkanlarına kavuştu. Büyük fikir
taşıyıcı manzumeler, burada feryat, figan ve isyanlar şiirleşir.
Şiirlerinde devrinin sokağını, kahvesini, mektebini, evini, camiini
ve her meşrepten insanı buluruz.
Akif, son Safahat'ında yer alan "Gece, Hicran, Secde" şiirlerinde
bambaşka bir yüzünü ortaya çıkarır. Bütün hayatı boyunca şairliğini,
sanatkar yönünü bir tarafa koymuştur. Bu şiirlerinde gerçek şiir
hareketleriyle karşımıza çıkar.
Şiirden kaçan Akif, memleketinden kendini sürgün etmek zorunda
kaldıktan sonra bunun aksine şiire yakalanmaktan da kurtulamadı.
O, inanmış bir insandı. Bu sıfatı önce gelmek kaydıyla şairdi,
düşünürdü. Şiiri, tebliğ, telkin, düşünce için toplumu iyiye
götürmek için bir araç saymıştı. Kendi yüksek şiir kudretinin
ihtirasını, toplum dertlerinin önünde tutsaydı şüphesiz şiirde,
şairlikte daha büyük başarılar kazanırdı. Fakat halkın en dertli
günlerinde O ızdırap içinde yaşamayı tercih etti. Onun şiir
külliyatını bir fikir kitabı olarak okumak, üzerinde düşünmek,
incelemeler yapmak mümkündür. Akif'in kaleminden çıkan vezinli,
kafiyeli fikirler yaşadığı dönemde bazılarının hoşuna gitseydi,
göklere çıkarılırdı. Fikir ve iman cephesi hoşa gitmediğinden hem
şairliği, hem de şahsiyeti saldırılara maruz kaldı. Malum ideoloji,
Akif'i hazmedemediği için gündem dışında tutmak istedi.
Onun şahsiyetine, inancına karşı çıkan birçok şöhret ölümünden sonra
unutulup gitmelerine rağmen M. Akif'in şiirleri ezbere okunmakta,
düşünceleri gençlere ışık olmaktadır. Böylece fikir ve şiirleri
etkisiz kılınamamıştır.
Milli Mücadele ya da Kurtuluş Savaşı konusunda alışılmış resmî
görüşün dışında bir çerçeveye oturtulduğu dikkati çekecektir. Milli
Mücadelenin gerçek konumunun bilinmesi, M. Akif'in şahsi tutumunun
doğru olarak değerlendirilmesine de imkan sağlayacaktır.
Resmi sessizliğe ve hatta olumsuz tutuma rağmen halkın ve gençliğin
geniş ilgisiyle kucaklanan M. Akif kimdi ve bu sevgi selinin
çoğalmasına sebep neydi?
1923 sonrasında Türkiye'de deniz tükenmişti. Ülkenin "İstiklal
Marşı"nı yazan bir şairin ne yazsa, ne söylese suç olduğu bir
takvimde, başlık klişesini oradan oraya taşıyıp yayımladığı
Sebilürreşad'ın yayımına Takrir-i Sükun Kanunu ile süresiz son
verilmişti. Böyle bir şahsiyet için ülke yaşanılır olmaktan
çıkmıştı. Şair ve düşünür kimliği ile ülkenin insanlarına hizmet
etmesi artık mümkün değildi.
Şu iddia belki aşırı bulanabilir: Akif, o yıllarda Türkiye'de kalsa
ve hiç bir şey yapmayıp köşesinde otursaydı hayatı belki garanti
edilemezdi. "Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem. Gelenin keyfi
için geçmişe kalkıp sövemem." diyen, hak namına haksızlığa ölse
tapamayan, düşündüğünü ve inandığını da yapamayan için bu yol
tamamen kapanmıştı.
M. Akif, Mısır'a gitmekle belki de İstiklal Marşı şairinin, İstiklal
Mahkemesi'ne çıkmasını önlemiş oldu.
"Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir..." diyen Akif, 27
Aralık 1936 günü Hakk'a yürüdü. Tabutu tek atlı bir arabayla Beyazıt
Camii'ne getirildi. Tabuttaki Akif'in resmini gören tıbbiye
öğrencisi, bu büyük ölümü üniversiteye haber verdi. Devrin hükümeti,
üniversite öğrencilerinin cenazeye katılmalarını yasakladı.
Bir yerlerden Türk bayrağı bulan üniversiteli gençler, Beyazıt
Camii'ni doldurdular. Cenaze namazından sonra, mezarlığa kadar hiç
kimse tarafından davet edilmeyen bir büyük kitle, hayatı ile eseri
iç içe girmiş olan bu örnek şahsiyeti ebedî yolculuğuna uğurladı.
Cumhuriyet tarihinde kendisinden önce hiç kimseye nasip olmayan bir
cemaatle son yolculuğuna uğurlanan, Tacettin Dergahı'nın
bahçesindeki toprağı avuçlayıp: "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz
ki feda? Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda." diye gözyaşları
arasında yazdığı İstiklal Marşımızla defnedilen şair, İstanbul'un
fethinden sonra şehrin toprağına kendi eseriyle verilen ilk ölüdür.
Ruhu şad olsun.
Burak Serdengeçti
|
|