ÂLEMLERE RAHMET OLARAK Hz. MUHAMMED

Konunun mahiyetini daha iyi kavrayabilmemiz açısından O’nun âlemlere rahmet olarak gönderiliş zamanı olan Milâdi altıncı asırda insanlığın içinde bulunduğu hali kısaca hatırlamakta yarar vardır.O çağda dünyayı adeta siyah bulutlar kaplamıştı. İnsanlığın muhtaç olduğu adalet, huzur, sükûn, asayiş ve emniyetten ortalıkta eser kalmamıştı. Hz. İsa’nın getirmiş olduğu tevhit akidesi bozulmuş, İncil tahrif edilmiş ve insanlık yolunu şaşırmış bir vaziyette karanlıklar içerisinde yüzüyorlardı. Ortalığı Putperestlik inancı sarmıştı.

                            En önemlileri Hubel, Lât, Menât, Uzzâ, Vedd, Suvâ, Yeğûs ve Nesr olmak üzere Kâbe ve çevresinde 360 kadar Put vardı. Ayrıca her kabilenin ve ailenin kendisine has Putları vardı. Mecusilik de yaygındı. Kan davaları güderek insanlık birbirini katlediyordu. Soygunculuk ve faizcilik kol geziyordu. Zenginleri üstün görüp fakirleri hor görüyorlardı. Mazlumları köle olarak kullanıyorlardı. İçki, kumar alabildiğine yaygınlaşmış ve fuhuş adeta meslek haline gelmişti. Kadınlar bir ticaret metaı gibi alınıp satılıyorlardı. Kadınlar miras alamadıkları gibi kendileri erkeklere miras kalırdı ve erkek istediği kadar kadınla evlenebilirdi. Bu yüzden bazı kimseler kız çocuklarını diri diri kumlara gömebilecek kadar vahşileşmişlerdi. Kur’an-ı Kerim onların bu halini şöyle haber vermektedir: “ Onlardan birine kız çocukları doğduğu müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendine verilen müjdenin (ona göre) kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir.(Büyük bir utanç duyar.) O’nu aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!”(1)

İşte böyle bir ortamda, insanlığın yanında yerde ve gökte bulunan bütün varlıklar ortalığı kaplayan siyah bulutları dağıtacak, hakikat nurunu parıldatacak rahmet ve şefkat Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)’i bekliyordu. Çünkü O’nun geleceği kendisinden önce gelmiş olan Peygamberler tarafından müjdelenmişti. Bu gerçeği Yüce Peygamberimiz (s.a.v) şöyle ifade buyurmuşlardır: “ Ben Hz. İbrahim’in duası, Hz. İsa’nın muştusu ve annemin rüyasıyım.”(2) Kur’an-ı Kerim’de ise bu husus şöyle haber verilmektedir. Hz. İbrahim (a.s) duasında: “ Rabbimiz! İçlerinden onlara bir Peygamber gönder; onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her türlü kötülükten arındırsın. Şüphesiz sen, mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”demişti.(3) Hz. İsa (a.s)’da O’nun geleceğini şöyle müjdelemişti: “ Hani Meryem oğlu İsa;”Ey İsrail oğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir Peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) Peygamberiyim.”demişti.”(4)

İşte Hz. İbrahim’in duası, Hz. İsa’nın muştusu ve Hz. Âmine’nin rüyası olan Hz. Muhammed (s.a.v)’i Yüce Allah Miladi 571 yılının 20 Nisan’ında, kameri aylardan Rebiu’l-evvel ayının 12. gecesi sabaha karşı âlemlere rahmet olarak gönderdi. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle Yüce Allah bu müjdeyi bizlere şöyle veriyor: “ (Ey Resûlüm!)Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”(5) Âlem, duyu ve akıl yoluyla kavranabilen veya mevcudiyeti düşünülebilen, Allah’ın dışındaki varlık ve olayların tamamını ifade eden bir terimdir ki, bu ayet-i celilede geçen “âlemin” kelimesiyle bütün yaratıkların tamamı kastedilmektedir.(6) Yani Yüce Peygamberimiz (s.a.v) bütün yaratıklar için bir rahmet vesilesidir.

Hatib-i Bağdadi; tarihinde, isnad-ı leyyin ile Hz. Muhammed (s.a.v)’in doğduğu gece şöyle bir nidanın duyulduğunu rivayet etmektedir: “ Bütün âlemler bilmesi için, Muhammed’i bütün insanlara, kuşlara, hayvanlara arzedin. O’na Adem’in ahlakından, Şit’in marifetinden, Nuh’un şecaatinden, İbrahim’in dostluğundan, İsmail’in lisanından, İshak’ın rızasından, Salih’in belâgatinden, Lût’un hikmetinden, Mûsa’nın şiddetinden, Eyyûb’un sabrından, Yunus’un taatinden, Yuşa’nın cihadından, Dâvud’un musikisinden, Danyal’ın muhabbetinden, İlyas’ın vakarından, Yahya’nın iffetinden, İsa’nın zühdünden verin ve O’nu bütün Peygamberlerin ahlakı denizine daldırın.”(7) Allah’u Teâla, bir insanda bulunabilecek görünür-görünmez bütün iyilikleri, bütün üstünlükleri, bütün güzellikleri habibinde toplamıştır. O’nun hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zaman, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusur görülmemiştir. Her Peygamber, kendi zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinin her bakımdan en üstünüdür. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) ise, dünya yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar, her zamanda, her mekânda, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünü, en faziletlisidir. Hiçbir kimse hiçbir bakımdan O’ndan üstün değildir. Cenab-ı Hak O’nu öyle yaratmıştır. Evet gerçekten âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), bütün ahlakı güzelliklerle bezenip donatılmış ve tüm kusurlardan da arındırılmış olan tek örnek ve tek rehberdir. O’nun bu hususuna işaretle Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:” Andolsun ki, Allah’ın Resûlünde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”(8)

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in anlatmış olduğu şu haber O’nun Yüce Allah katındaki değerinin ne kadar büyük olduğunu gözler önüne sermektedir: “ Allah’u Teâla yasak ağaçtan yediğinden dolayı Adem’i Cennetten dünyaya indirdiği zaman, Adem(a.s) kusurunu anladı, affı için ağladı ve: “ Ya Rabbi! Beni habibin/sevgilin Muhammed hatırına affeyle.”diye yalvardı. Allah Teâla: “ Ey Adem sen benim habibim Muhammed’i nereden tanıyorsun?”diye sordu. Adem(a.s):” Ya Rabbi! Sen beni Cennet’e yerleştirdiğin zaman Cennet’in her yerinde, Arş’ın üzerinde “Lâ ilâhe illellah Muhammedur’-rasulüllah” yazısını gördüm. İsmi senin isminle birlikte zikredilen ve her yere nakşedilen bu zatın senin katında çok kıymetli ve sevgili birisi olduğunu anladım. O sevgili kulunun hatırına beni affetmeni istiyorum.”dedi. Allah’u Teâla: “ Ey adem, doğru söyledin; O, bana halkın en sevimlisidir. O, senin evlatlarından birisidir. Peygamberlerin sonuncusudur. Eğer O’nu yaratmasaydım seni de yaratmazdım. Seni O’nun hatırına affettim.”buyurdu.(9) Evet O, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olup her şey O’nun hürmetine yaratılmıştır.

Müslümanların en sıkıntılı dönemlerinde bile, müşriklere beddua etmesini teklif edenlere: “ Ben beddua etmek için gönderilmedim, rahmet olarak gönderildim.”(10) buyuran Yüce Peygamberimizin “âlemlere rahmet oluşu” yalnızca insanlarla sınırlı kalmayıp canlı cansız bütün varlıkları kuşatmıştır. Bir hadislerinde: “ Allah, merhametli olanlara rahmetiyle muamele eder. Öyleyse sizler yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsinler.”(11) buyurarak bütün varlıklara şefkatle muamele edilmesini istemişlerdir. O’nun “rahmet Peygamberi” oluşundan hayvanlar da paylarını almışlardır. O, bir kediyi hapsedip ölümüne vesile olan kadının ilahi azaba dûçar olduğunu haber vermek suretiyle hayvanlara karşı nasıl bir merhamet duygusu içinde olmamız gerektiğinin mesajını bizlere iletmiş olmaktadır. Diğer bir hadislerinde de: “ Haksız yere bir serçeyi bile öldürenden Yüce Allah kıyamet gününde hesap soracaktır.”(12) buyurmuşlardır. Evet O’nun rahmeti hayvanları da kuşatıyordu. Merhum Ali Ulvi KURUCU O’nun bu vasfını ne güzel dile getirmişti:

Rûhum sana, varlık sana hayrandır Efendim!

Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim!..

Ecrâm ü felek, Levh ü kalem mest-i nigâhım,

Didârına âşık Ulu Yezdan’dır Efendim!..

Mahşerde nebiler bile senden meded ister,

Rahmet, diyen âlemlere Rahman’dır Efendim!..

Evrende olan her şey O’na büyük bir hürmetle ve sevgiyle bağlı idi. Tarihte bunu gözler önüne seren nice örneklerden sadece bir ikisini vermek gerekirse; Hz. Ali (r.a) diyor ki: “ Biz Mekke ve çevresinde Efendimizle birlikte dolaşırdık. Dağlar, taşlar ve ağaçlar arasından geçerken bunların her biri Peygamberimize “ Allah’ın selamı üzerinize olsun, Ey Allah’ın Resulü!” Diye selam verirlerdi.”(13) Peygamberimiz mescidinde ilk zamanlarda hutbeyi bir hurma kütüğü üzerinde okurlardı. Sahabe-i Kiram, rahat konuşması için Peygamber Efendimize bugünkü minbere benzer bir minber yaptılar ve onun üzerine çıkarak konuşmasını istemişlerdi. Sevgili Peygamberimiz yeni yapmış oldukları minberin üzerine çıkıp hutbesini okumaya başlayınca, Efendimizin daha önce hutbe okuduğu sırada üzerine çıkmış olduğu hurma kütüğünden yavrusundan ayrılan devenin iniltisine benzer sesler gelmeye başladı. Peygamber efendimiz minberden inip elini kütüğün üzerine koyarak onu okşayınca kütüğün iniltisi kesilmiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v): “ Eğer ben onu kucaklamasaydım kıyamet gününe kadar hep böyle inleyip duracaktı.”buyurmuştur. Hz. Peygamberin emriyle kütük yerinden alınıp yeni minberin altına konuldu.(14)

Yağmur nasıl bir rahmet olarak yeryüzünün hayat bulmasına vesile oluyor ise Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’de insanlığın mânen hayat bulmasına vesile olmuştur ve kıyamete kadar da olmaya devam edecektir. İnsanlık O’nun sayesinde içine düşmüş olduğu küfür ve dalâletin o korkunç girdabından kurtulmuş, hakikati görmüş ve imanla müşerref olmuştur. Kendi öz kız çocuklarını bile diri diri toprağa gömebilecek kadar vahşileşip insanlık sınırlarından çıkmış olan toplumlar O’nun neşretmiş olduğu nur sayesinde insan-ı kâmil olma yoluna girmiştir. İşte bu yönüyle O, tüm insanlık için başlı başına bir rahmettir.

Evet; Yüce İslâm, başlı başına bir rahmet dinidir. Efendimiz (s.a.v)’in gönderiliş gayesi de rahmettir. O. Rahmetle kalplere girerek gönülleri fethetmiştir. “ Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın etrafından dağılır giderlerdi…”(15) İlahi buyruğu O’nun bu özelliğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen, kâinatın baş tacı, ebedi rehberimiz, varlığımızı ve kurtuluşumuzu borçlu olduğumuz sevgili Peygamberimizi layıkıyla anlatmaya ne kitaplar yeter, ne de insanoğlu buna gerçek manada kadir olabilir. Bir şâir bu hakikati şöyle dile getiriyor:

“ Her vasfı kî, imtiyazı hâiz,

   Tarih O’nu, vasfederken âciz.”

Peygamber Efendimizin şâirlerinden Hassan b. Sabit’in şu sözü ne kadar mânidardır: “ Ben, Muhammed Mustafa (s.a.v)’den bahs ederken, O’nu methediyor değilim; bilâkis O’ndan bahsetmek suretiyle, kendi sözlerimi kıymetlendirmiş oluyorum.” Zira O’nun meddahı Yüce Allah’tır.

Bizlerde, fazla söze gerek kalmadan O’nu anlatmaya çalışan fakat gerçek manada da anlatabilmekten aciz kalan, on binlerce nât’lardan biri olan merhum Mehmet Âkif ERSOY’un şu güzel ve bir o kadar da manidar sözleriyle konumuzu noktalamış olalım:

Bir nefhada insanlığı kurtardı O mâsum,

Bir hamlede Kayserleri, Kisrâları serdi!

Aczin kî; ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün kî, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere; rahmetti, evet, şer’i mübini,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep;

Medyûn O’na cemiyyeti, medyûn O’na ferdi.

Medyûndur O mâsuma bütün beşeriyet…

Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret…

A.Celil ÇAKAR Karamürsel Müftüsü


1-      Nahl 16/58-59

2-      Ahmed b. Hanbel, IV/ 127

3-      Bakara 2/129

4-      Saf 61/6

5-      Enbiyâ 21/107

6-      TDV İslam Ansiklopedisi c.2,s.357

7-      Hz. Muhammed hk. Konferanslar s.116,D.İ.B yayını

8-      Ahzâb 33/21

9-      Hâkim, Müstedrek,II,615; Beyhaki, Delailün-Nübüvve, V, 448; Taberani, es-Sâğir, II, 82

10-   Müslim, Birr, 87, Had.No: 2599

11-   Tirmizi, Birr, 16; Ebû Dâvud, Edeb 58

12-   Nesâi, Dahâyâ, 42

13-   Dârimi, 1/12

14-   Sahih-i Buhari, c.1, s.220; İbn-i Mâce Sünen c.1, s.454-55; Tirmizi Sünen c.2, s.370; Dârimi, c.1, s.23-24; Ahmed b. Hanbel Müsned, c.5, s.137; M.Âsım Köksal, İslam tarihi 9/11-14

15-   Âl-i İmran 3/159

                 

.