|
Tarihimizde bazı zamanlar ve bazı olaylar vardır ki, hayatî bir öneme
haizdirler. Aynı zamanda bu olaylar, tarihimizin de dönüm noktasını
teşkil ederler. İşte İstanbul’un fethi de bu olaylardan birisi,
belkide en önemlisidir.
İstanbul’un fethini, tarihimizin bu altın sayfasını bir defa daha
yadetmekle, bu mutlu anı tekrar yaşamak imkanı bulmuş olacağız.
Sevgili Peygamberimizin müjdesine nail olan ecdadımızın ruhlarını da
bir kez daha şâdan edeceğimizi umuyorum.
İstanbul’un kuşatılması ve alınması tarihimizin başlı başına bir cenk
destanı’dır desek yeridir. Ancak biz fetih olayını tarihi açıdan ele
alıp, Türk-İslam tarihine ve Dünya tarihine etkilerini değerlendirmeye
çalışacağız.
Fetih; sadece bir beldeyi silahla ele geçirmekten öte, çok daha derin
manalar ihtiva eder. Bu sebeple hem maddî, hem de manevî açıdan ele
alınıp değerlendirilmelidir. Zira, Fatihle Akşemseddin arasındaki
münasebeti sağlıklı kavrayamayanların, ne Fatih’i ne de fethi gerçek
veçhesiyle anlamaları mümkün değildir. Daha sonra Fatih’in şahsiyeti
ve idealinden bahsedeceğiz. Ancak bir anekdotla Fatih’in azim ve
kararlılığıyla kısaca yüce idealini tesbit etmede yarar vardır.
Fatih 1461’de Trabzon’un fethine giderken geçit vermez dağları nice
güçlüklere katlanarak aştığını gören, Akkoyunlu hükümdarı Uzun
Hasan’ın annesi Sare Hatun: “Padişahım bunca zahmet bir kale için
değer mi?” deyince, Fatih’in verdiği cevap onun idealinin en güzel
resmidir. Der ki: “Garazımız kale fethetmek değildir. Bu zahmet din
yolundadır. Zira bizim elimizde İslam kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti
ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur.”
İşte İstanbul’un fethindeki derin manayı da aynı kategoride
değerlendirmek gerekir. Çünkü Fatih’in ideali çok yüce idi. Rumeli
Hisarı yapılırken, güya engel olmak için gelen Bizans İmparatorunun
elçilerine: “Benim gücümün ulaştığı yere imparatorunuzun ümit ve
hayali dahi erişemez. Varın İmparatorunuza böyle söyleyin.” sözündeki
asliyet ve güvene hayran olmamak mümkün mü? Kuşatma esnasında da
Bizansın anlaşma karşılığında vergi vermeyi kabul edeceğini bildiren
elçilere Fatih’in: “Buradan gitmekliğim mümkün değildir. Ya ben
Bizansı alırım. Ya da Bizans beni.” ifadesindeki azim ve kararlılığın
bir benzeri daha var mıdır tarihte. Napolyon gibi Fatih de, kurulacak
bir cihan imparatorluğuna ancak İstanbul’un başkentlik yapabileceğine
inanmaktaydı. Fatih’in ecdadından devraldığı misyon gereği, ülkesinin
ortasında bağrına saplanmış bir hançer gibi duran Bizans
İmparotorluğunu yıkıp, İstanbul’u alması icap ediyordu. İstanbul
fethedildiği takdirde Anadolu ve Rumeli toprakları birbirine
bağlandığı gibi, haçlı tahrikleri de son bulacaktı. Askerî güvenlik
sağlanacak, denizlerde hakimiyet kurulacak ve Anadolu Türk birliği de
tesis edilmiş olacaktı. Bütün bunların bir de dinî boyutu vardı. Zira
Peygamberimiz bir hadisinde: “Kostantiniyye mutlaka fetholunacaktır.
Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden asker ne
güzel askerdir.” buyurmak suretiyle İstanbulun fethini hedef
göstermişti.
Büyük Selçukluların 1071’de Malazgirt Zaferiyle, Anadolu’nun
kapılarını müslüman Türklere açması, 1176’da Miryakefalonda Anadolu
Selçuklularının kazandığı zaferle, Anadolu’nun sonsuza dek Türk yurdu
olduğunun tescili ile, Osmanlıların Anadolu ve Rumelideki fetihleri
ardından İstanbul’un fethinin zemini hazırlanmıştı. İsmail Hami-Danişmend’in
ifadesine göre: “İstanbul ideali Araptan Türk’e bütün dinî ve efsanevî
motifleriyle beraber intikal etmişti.” Üstelik İstanbul tarih boyunca
stratejik önemi ve tabii güzellikleriyle bütün milletlerin ilgi odağı
durumundaydı. Şair Yahya Kemal: “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre
değer.” diye tasvir ediyor İstanbul’u.
Şehrin kuşatılması safhasında Tarihçi Barbara der ki: “İstanbul
halkının tamamının bir ayda yapamayacağını Türk ordusu bir gecede
yapmayı başarmıştı”. Tacizade Cafer Çelebi de: “Öyle bir hazırlık
başladı ki; bir yılda yapılan bir aya, bir ayda yapılan bir güne
sığdırılmalıydı.” ifadesine yer verir.
6 Nisan 1453’de başlayan kuşatma devam ederken Fatih, dünya savaş
tarihinin en dahice kararını verir ve bir gecede gemileri karadan
yürüterek Halice indirir. 53 gün süren kuşatmadan sonra 29 Mayıs
1453’de fetih müyesser olur ve Fatih muzaffer bir komutan olarak şehre
girip doğruca Ayasofyaya gider. Kilisede toplanan Hristiyan halka
Peygamberimizin Mekkenin fethinde, Hz. Ömerin de Kudüs’ün fethinde
gösterdikleri hoşgörüyü aynen gösterir. Şayet Fatih’in yerinde
Hıristiyan bir hükümdar olsaydı ve İstanbul halkı da Müslüman olsaydı,
böyle bir zafer sarhoşluğu içinde halkın hepsini kılıçtan
geçireceğinden hiç kuşku yoktur. Çünkü tarih bu şekilde nice olaylara
şahittir. Tarihci Yılmaz Öztuna’nın: “Son Bizans başbakanının
‘Bizansta Latin serpuşu görmektense, Türk kavuğu görmeyi tercih
ederim, sözü cihan tarihinin pek maruf sözleri arasında yer almıştır.
Çünkü Avrupa’nın toleransı Türklerinkine nisbetle pek ilkeldi.”
tesbiti büyük bir gerçeği yansıtmaktadır.
Artık Fatih ünvanına hak kazanmış olan II.Sultan Mehmet, hiç değilse o
zamanki harp kaidelerine uyarak, esir ettiği halkı başka yerlere sürer
yahut satabilirdi. Bu türlü hareket etmeyi isteseydi mucip sebebi de
hazırdı. Halbuki genç Fatih, değil o devrin XX. asrın dahi
anlayamayacağı bir yumuşaklık ve şefkatle, esir aldığı bu şehir
halkını uzun vadeli taksitlere bağlayarak kurtulmaları esasını kabul
etti.Halbuki aynı tarihlerde, Akdenizin garp ucundaki engizisyon
mahkemeleri, insanları fikirlerinden dolayı ateşte yakıyordu. (1)
İstanbul’un fethi, sadece Türk-İslam dünyasında değil, tüm dünyada
sonuçları itibariyla muazzam olmuş ve büyük yankılar uyandırmıştır.
Öncelikle Türk-İslam dünyasındaki yankılara baktığımız zaman görürüz
ki; bu hadise onlarca asırlık tarih boyunca Türk milletine nasip olmuş
belki de en büyük şeref ve şanı teşkil etmiştir. Çünkü olayın çağlara
damgasını vuracak çok önemli bir boyutunu da gözden uzak tutmamak
gerekiyor. Böylesi bir sevinç ve kıvancın elbetteki en önemli yönü
dinî veçhesidir. Zira bütün Müslümanlar için en yüce bir idealdir.(2)
Sevgili Peygamberimiz de fethi gerçekleştirecek orduyu müjdelemişti.
Bu yüzden bu uğurda can vermeyi her müslüman cana minnet bilmekteydi.
Önce Emeviler, daha sonra da Abbasiler İstanbul’u kuşattılarsa da bir
sonuç elde edememişlerdi.
O günün şartlarında çok muhkem surları ve güçlü savunması olduğu için,
Bizansı ne Yıldırım’ın, ne Musa Çelebi’nin ve ne de II. Murat’ın
kuşattığı halde alamadığını görmekteyiz. Şimdi yüzyıllar boyu uğraş
verilip de bir türlü erişilemeyen fethi gerçekleştiren, başta Fatih
olmak üzere onun askeri ve halkı ile, tüm Türk-İslam dünyasının
sevinmesi kadar doğal birşey olamaz.
Bir yandan Mısır Memlüklü Devleti’nde bayram havası eserken, öte
yandan Güney Hindistan’da Behmeni Sultanlığı elçiler yollayarak
Fatih’e tebriklerini bildirmekteydi. Abbasi halifesi ise Türk
şehitlerinin ruhuna Kur’an ziyafeti çekiyordu. İstanbul’da da başta
gaziler olmak üzere günlerce süren zafer şenlikleri yapılmakta ve halk
bayram sevinci yaşamaktaydı. Büyük tarihçi Hoca Sadettin Efendi: “Çan
sesleri sustu, yerini tekbir sesleri aldı.” ifadesinde bulunuyor.
Prof. Osman Turan da, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi adlı
eserinde diyor ki: “Nihayet bu büyük fetih II. Sultan Mehmete nasip
olmuş ve Fatih ‘Müjdelenen kumandan’ askerleri de ‘Müjdelenen
askerler’ olmak şerefine kavuşmuştur.” Böyle bir şeref şahikasında
taçlananların bayram yapmaları en tabii haklarıdır.
İslam tarihinde bu bir gelenektir. Fetihten sonra hemen bir cami
yaptırılır, buna zaman yetmediği hallerde fethedilen bölgenin en büyük
kilisesi camiye çevrilir. Ve İslamda hürriyet ve hakimiyetin sembolü
olan cuma namazı kılınırdı. Cuma namazında Sultan veya onun adına bir
alim hutbe okur, hutbenin ikinci kısmının sonunda beldenin Fatihinin
de adı anılır, devletinin-milletinin payidar olması için dua edilirdi.
Fatih de öyle yaptı. Şehrin en büyük kilisesini (Ayasofyayı) camiye
çevirdi ve ilk cuma namazını kıldı.(3) Fatih Sultan Mehmet sur
dahilinde ilk defa Ayasofya odalarını medreseye çevirdiği gibi sur
haricinde de bugün Eyyüp dediğimiz mahalde peygamberimizin ashabından
(Medine’ye hicret buyurdukları zaman bir müddet evinde misafir
kaldığı) Halid bin Zeyd Ebu Eyyub Ensarî’nin kabrinin yanına bir cami
bir de medrese yaptırarak az zamanda buranın imarını temin
etmiştir.(4)
Fethin gerçekleşmesinden sonra Türk tarihinin olduğu gibi, dünya
tarihinin seyri de değişmiştir. Özellikle Avrupa’nın tutumu kelimenin
tam anlamıyla güçsüzlüğe işaret etmektedir.
Alman İmparatoru III. Friedrich papaya yazdığı bir mektupta şöyle
diyor: “Mehmet çoktandır aramızda hükümferman buyuruyor. Türk kılıcı
çoktan beri başımızın üzerinde asılıdır. Karadeniz çoktan bize kapalı
ve Romanya çoktan Türklerin hakimiyetindedir. Oradan Macaristanı ve
sonra Almanya’yı ele geçirecekler. İngiltere ve Fransa kralları
birbirlerine karşı silaha sarıldılar.İspanya nadir anlardaki huzura
kavuşuyor. İtalya ise asla sulha kavuşamayacaktır.” Alman
İmparatorunun bu mektubundan Avrupa’nın siyasi yapısını ve perişan
halini görmekteyiz.
İstanbul’un fethi sırasında dünyanın nüfus yapısına bakmakta da yarar
vardır. 15. Asır ortasında dünyanın toplam nüfusu 400 milyon
civarındadır. Yılmaz Öztuna’nın ifadesine göre bu nüfusun 275 milyonu
Asya, 70 milyonu Avrupa, 40 milyonu Afrika’da yaşamaktaydı. Bugünün
süper gücü Amerika’da sadece 15 milyon insan bulunmaktaydı.
Fetih’ten sonra Avrupa Türklere karşı bazı tedbirlere başvurduysa da
hiç bir netice alamadı. Papa’nın haçlı seferi düzenleme çabaları da
bir işe yaramadı. Aslında aşırı Türk düşmanı olan tarihçi G.
Schlumberger der ki: “Türkler tarafından İstanbul’un fethi, cihan
tarihinin en büyük hadiselerinden birini teşkil etmiştir. Bu fethin,
Avrupanın mukadderatı üzerindeki tesiri, mucizevi olmuştur. Doğu
Avrupa’da Türklere, asırlar boyunca üstünlük temin etmiştir. Bu hadise
hemen hemen tarihin akışını değiştirmiştir.” Yine bir tarihçi olan
Fransız Babinger de: “Cihan tarihinde bir dönüm noktası meydana
getirecek olan bu saatin tesiri her yerde hissedildi. Batıda bu
hadisenin yarattığı muazzam akis herkesi, İstanbul’un memleketler
değer bir belde olduğuna inandırdı.” demektedir.
Şehirleri çevreleyen surların top gülleleriyle yıkılabileceği
anlaşılmış ve bu sayede krallar, Avrupadaki derebeylik düzenine son
vermişlerdir. İpek ve Baharat yolunun Türklerin eline geçmesiyle,
Avrupalı denizciler başka deniz yolları aramaya başladılar. Böylece
coğrafî keşifler ortaya çıktı, bu durum Avrupanın daha sonraları maküs
talihini yenecektir. Zira artık Avrupa’nın önü Rönesans ve Reform
hareketleriyle, ilimde, teknikte, edebiyat ve sanatta önü açılacak,
sanayi inkılabıyla da hızlanıp güçlenecektir. Avrupalı bilim
adamlarının pek çoğu, Rönesansın Fatih’in İstanbul’u fethiyle
başladığını, Fatih, II. Beyazıt ve Yavuz’un toleransı sayesinde
amacına ulaştığına inanmaktadır.
Tarihçi Hammer: “Bizans İmparatorluğunun düşmesi bin yıllık bir
mevcudiyetten sonra taht şehri İstanbul’un Türklerin eline geçmesi,
Avrupa milletleri için bir mücadele devresi açmıştır. Bu mücadele
Avrupa için felaketli geçecektir.” demektedir.
Fransız Akademisinden Rene Grousset - İstanbul’un fethi hadisesini
hazırlayan sebepleri, L’Empire Du Levant adlı eserlerinde, dile
getirir ve der ki: “Eğer Bizans seddi yıkılsa idi, Müslüman fethi
1453’de değil 673 veya 717’de gerçekleşse idi, henüz rüşdünü idrak
etmemiş olan Avrupanın hali ne olurdu? Hiç bir rönesans hareketi
mümkün olmazdı. Araplar ancak Suriye’yi, Mezapotamya’yı ve Mısır’ı
Yunanlılıktan kurtarmışlar ve yeniden Sami’leştirmişlerdir. Türkler
ise, Küçük Asyanın en büyük kısmını Yunanlılıktan ayırdılar ve
Turanileştirdiler. 1064’den 1081’e kadar, Anadolu yarımadası yeni bir
Türkistan oldu. Batının müdahelesi durumu değiştirdi. Sözümü şu
noktayla belirterek bağlamak isterim ki kitabım, Avrupa dışı kültür ve
medeniyetlere karşı hiç bir peşin hükümle malül değildir. Avrupa
medeniyeti dışında bilhassa Müslüman dininden olan milletler, insanlık
medeniyetine o kadar yüksek safhalar yaşatmışlardır ki, taraf tutmayan
bir tarihçi, onlara düşman hiç bir temayüle sahip olamaz... Sonunda
Roma İmparatorluğunun fethi işini Osmanlılar başarmışlardır. Çünkü
onlar Marmara kıyılarında idiler. Çünkü birbirini takip eden çok büyük
hükümdarlara sahip olmak mazhariyetine erişmişlerdir. Bu hükümdarlar,
mukayese kabul etmez askerlik dehasına sahiptirler. Ne istediklerini
bilmişler ve o şekilde hareket etmişlerdir. Osmanoğulları, peygamberin
seferlerindeki mukaddes gayeyi, asırlar sonra canlandırmışlardır.”
Bu devirde her alanda Türklerin Avurapalılardan üstün olduklarını
müşahade ediyoruz.
Tarihçi Yılmaz Öztuna: “Kimse 21 yaşındaki II. Mehmet’in dahi
derecesini, asırlardan beri görülmemiş kudrette bir şahsiyet olduğunu
kestiremezdi. Kimse büyük topları ve başka görülmemiş silahları tahmin
edemezdi. Karadan donanma yürütüleceğini kimsenin aklı kesmezdi.”
diyerek bu açıdan bakıldığında fethin ihtişamına dikkat çekiyor.
Öte yandan batılı ilim adamı Grenard da Türklerin büyük başarılarının
sırrını, şöyle dile getiriyor: “Türklerin Balkanları ve Anadolu’yu tek
devlet halinde toparlayabilmelerinin sırrı, Türkler’in atalardan kalma
otorite ve disiplin gelenekleri ile Osmanoğulları hanedanının istisnaî
derecede devamlılık kudretindendir.”
Hangi açıdan ele alınıp değerlendirilirse değerlendirilsin İstanbul’un
fethi; dünya tarihine altın harflerle yazılmış emsali bulunmaz bir
kahramanlık destanı ve Türklerin en büyük zaferlerinden biridir. Türk
tarihinde ve cihan tarihinde önemli bir dönüm noktası meydana getiren
fethi gerçekleştiren Fatih’i ve onun askerlerini rahmet ve minnetle
anıyoruz.
Mustafa Turan Tarihçi-Yazar
Bu araştırma
www.diyanet.gov.tr den iktibas edilmiştir.
|